Part 1:
Tepsiyi duvara vuruşundan sona çıkan ses yaşadığı sinir krizini bastıracak ve dökülen gözyaşı miktarını arttıracak kadar fazlaydı. Kendini sakinleştirmesi düşüncelere boğulduğunda daha hızlı oluyordu. Uyumak, rüya görmek artık bir lükstü. Bir çocuğun sevip ama ailesinin izin vermediği bir şeymiş gibiydi. Ama burada aile yoktu. Sadece bir izleyici vardı. Ve bu izleyici her şeyin kontrolünü elinde tutuyordu. 4 ay boyunca kontrol Simon’daydı. Şimdiye kıyasla çok rahat, çok basitti. Bu lanet oda, bu lanet bulamaç, yapacak hiçbir şey olmaması, adı lazım değil’i giderek ortaya çıkartmaya başlamıştı. Ve burada bu kadar süre sonunda, delirecek kadar hiçbir şeysiz zaman geçirdikten sona hala bir amaç belirleyememişse ha dışarda ha burada olmasının bir farkı yoktu. Sabbath ona bir şey sormuştu: “Böyle bir yerde uzun süre boyunca kalırsan neyle meşgul olursun?”. O an Simon sadece bir büyücü gibi düşünerek cevap vermiş ama Sabbath’ın cevabı kendisinin ne kadar sığ düşündüğünü ortaya çıkarmıştı. Simon bir büyücüde olsa insandı. Ve insanların her daim bir ihtiyacı olur.
Simon şu an sığınacak bir yer, bir şey, bir kişi arıyordu. Ama etrafına bakınca herhangi biri veya bir şey yoktu. Arkadaşlarını düşündü; her şeye verecek bir cevabı olan Silva’yı, onu her daim kızdıracak bir şey bulma yeteneğine sahip Moriath’ı, kötü bakışlarını bu bakışlara uygun iğneleyici laflarla süsleyen Karlan’ı ve Aranthal’ı. Aynı anda hiçbir şey ve her şey olabilecek olan Aranthal… Hepsini özlemişti.
Silva doğaya inanır onda her istediğini bulabileceğini düşünürdü. Doğanın her yerinden bir örnek alıp her türlü düşüncesini pekiştirebilirdi. Moriath kendisine göre biraz faklıydı. Tüm o yanma olayları, küçük anlaşmazlıklar veya yanlış anlaşmalar yüzünden ortaya çıkan kavgalar. Aslında Moriath, pozisyonunun gerektirdiği alttan alma işini hiç beceremediği için böyle olduğunu fark etseydi, belki de çok uzun zaman önce grupta yeri daha rahat olurdu. Karlan. Baator’u ilk elden görüp geri geldikten sonra biraz daha durulduğunun farkına varmıştı. Ama sözlerde vurması Tanrısının yolunda bir gereksinimdi. Balgatre’de yeterince tanık olmuştu buna. Acaba o böyle bir durumda kalsa neye başvururdu. Bilmemesinin daha iyi olabileceğini düşünerek biraz gülümsedi. Buraya girdiğinden beri ilk gülümsemesiydi. Aranthal. Onu iki sokak serserisinin elinden kurtaran, ona beynini veren ve en önemlisi onu geçmişiyle değil şimdi yaptıklarıyla yargılayan Aranthal. Acaba nerde, nasıl bir durumda ve ne yapıyor? Aranthal’ın kendi halinden daha iyi olmasını istedi bir anda. Her nerde ise orada kaldığı süre boyunca etmediği dua olup olmadığını merak etti. Dua… Dua mı? DUA! Tabii ki! İşte cevap buydu! Silva doğaya, Karlan Arkallian’a, Aranthal da Thevallion’a dua ederdi. Moriath etse etse Siriath’a ederdi ama o kadar Siriath fanatiği olduğunu sanmıyordu. Umutsuz anlarda hepsi bir yerden güç veya yol gösterme isterlerdi. Bu da dua ile olurdu. O da umut, yol gösterme ve sabır isteyebilirdi. Ama kimden?
Arkallian ona gülerdi. Zavallı haline gülerdi. Zaten Simon’a göre artık onu kullanmaktan bile vaz geçmiş olabilirdi bu haline bakarak. Güçsüzleri hiç sevmezdi Arkallian. Ya Thevallion? Thevallion onun en büyük günahının bir ucundaydı. Yaptığı (Norand’ın yaptığı!) şey yüzünden Thevallion’un ona bakışı hiç dostça olmamalıydı. Ama Gabriel’in büyüsünün sonucundan böyle olmadığını anlamıştı. Thevallion da ona Aranthal gibi bakıyordu. Geçmişine değil bu gününe. Belki de sırf bu küçük umut parçacığına sarılarak, dolaylı yoldan da olsa Celestia’nın yedi tane dağının belki birinden Simon’a bağışlanma şansı verebilecek biri olduğunu umarak, o lanet olası camdan yatağın yanına diz çöktü, sağ elini yumruk yapıp sol elinin avucunun içine bastırdı, gözlerini kapadı. Gözlerinin önündeki sahne her zamanki gibi siyahtı ama bu çok uzun sürmedi. Burada geçirdiği zamanda birçok kereler olduğu gibi şimdide tekrar eski(onun ve ya değil) hatıralar o sahneye hücum etti. O meleğin yüzü, karısının yüzü, çocuğunun onun eline sıkı sıkı sarılışı, dostları, Vikian, Nadar, ve dua etmeye başladı:
“Size, devamlı bir çatışma içinde olan iyiliğin güçlerine, boynum bükük olarak yakarıyorum. Ben sizin ebedi yaşamlarınızdan birini çalıp, can düşmanınıza veren ruhum. Ama o zihin değilim. O benim kafamda bastırmaya çalıştığım bir şekilde hapis. Ben, onun yaptıklarını geri alabilecek kudrete sahip olmadığımı biliyor ve bunun için sizden, ebedi ödül ve bağışlanmanın olduğu yerden bağışlanma dileniyorum. Bedenim öldükten sonra ruhum zaten sizin düşmanlarınızın yanına gidecek. En azından orada cezayı çekerken öteki adamın acı çektiğini görmek, benim sizden istediğim şeydir. Bu zihne büründüğümden beri, o günahkârın hayatı boyunca yapmadığı iyilikleri yaptım. Ama geçmişimin gölgesi beni hiç bırakmadı ve devamlı yaptığım iyiliklerin üstünü örttü. Bu yüzden o zihnin yaptığı son şey yüzünden, ben, burada acı çekiyorum.
Tapacak bir tanrıları olan insanlara artık kıskanarak, imrenerek bakıyorum. Tanrı inancının insanın en son umudu olduğunu anladım. Bu hapishanede, bana, ona ve buraya dayanmam için sabır ve güç verin. Eğer buradan BEN çıkamayacaksam benimle beraber o günahkârı da çıkartmayın. Dilerim arada olan değişimleri, benim düşüncelerde yok olduğum ve onun üstte, gerçeklikte olduğunu fark ediyorsunuzdur. Herkesi kandırabilir. Kendini bile. Ama inanıyorum ki sizi kandıramaz ve aldatamaz.
Ey kutsal yaratılmışlar, lütfen bana yardımınızı, dayanma gücünüzün bir kırıntısını ve bağışlamanızı gönderin.”
Duası bittiğinde gözlerinden süzülen yaşları tekrar sildi ve yaptığı hareketlerden çıkan sesleri daha bir kulak kabartarak dinledi. Artık o kadar kötü gelmiyordu.
Part 2:
Kaç gün o cama bağlı olarak kaldığını bilmiyordu. Ama her uyandığında hiçbir şey yapamayacağının farkında olduğu için en azından bedensel işleri bir kenara bıraktı. Büyülü bir alanda olsa aurasını kullanarak etrafındakileri sezebilirdi. Ama burada işler hiç istediği gibi olmamıştı. Aslında istemediği gibi olmuştu. Şu an yattığında camdan tavana bakmaktansa, gözünü kapadığındaki o siyah sahnenin, artık korkunç imgelerle dolmadığını görmekten memnundu. Demek ki duaları duyulmuştu. Veya o buna inanmayı seçiyordu. Yapabileceği tek şey düşünmekti. Uyuması istemsiz olarak gerçekleşiyordu. Ama gözleri kapalı olduğu için uykusu normalden daha çabuk geliyordu. Düşünmeyi denedi, Norand’ı bulmayı denedi. Hiçbir şey yoktu. Boşluk değil ama alışık olduğu şey de değil. Gitmiş olabilir miydi? Bunu umut edebilir miydi?
….
Uyandığında aklına gelen ilk şey Somniatrist’in cüppesinin içinden çıkıp hızla karnına inen eli olmuştu. Bu adamla bir daha böyle bir karşılaşmaya girmemeye karar verdi. Zaten güçsüz olan fiziği burada daha da güçsüz düşmüştü. Ama zihni daha iyiydi. En azından Norand deliğinden fazla çıkmıyordu. Daha önce düşündüğü gibi orda değildi. Ama yok olmamıştı. Somniatrist’in söyledikleri de bunu onaylıyordu. Sadece bakmışlardı. Dediğine göre sadece bir inceleme yapmışlardı. Ama Simon bile kafatasını açıp kapayınca bir şeylerin değişmeyeceğinin farkındaydı. Hele ki parçalar çok zor yok edilip, değiştirilebiliyorsa.
Aranthal’ın karısının evindeki büyücünün kafasını nasıl parçaladığı geldi aklına. Bunu yaparken sinirlerine hâkim olamamış ve fazla ileri gitmişti. Kafatasını kırıp, elini içindeki beyne sokarken suratına sıçrayan kan parçaları arasındaki gülümsemesi onu Norand yapan şeylerden biriydi. Norand yüzünden bir can daha Simon’ın ellerinde sönmüştü.
Kalktığında cam katmanlarının içinden görmeye aşina olduğu(belki de sırf o bulanıklık yüzünden gözleri bozulmuştu) net olmayan görüntü içinden birkaç figür seçti. İşte ustalarda gelmişti. Onun üzerinde neler yapacaklarını kararlaştırıyorlardı. Buruk bir gülümsemeyle ağzından bir hırlama çıkarttı Simon. Artık işi bitirmelerini istiyordu. Eğer bitirecekleri bir iş varsa. Bitirmeye niyetlilerse.
Çoğu büyücü gibi olmasa da Simon’da bir büyücüydü. Ve her büyücü gibi olayları mantıkla irdelerdi. Gerçi buraya gelmeden önce kendini bildiğinden beri yaşadıkları hiçbir büyücünün mantık anlayışına uyamazdı. Ama buna, mantığa bağlı kalması gerektiğini biliyordu. Ve mantığı da Norand’ın hala olduğunu söylüyordu. Bunun için her şeye ve ya herkese dua ederdi. Ama buda mantıksızdı, çünkü zaten gerçek olan bir şeyin, gerçekleşmemesini istemekle aynı şeydi istediği.
Ama anlamıştı artık. Gerçekten o kadar hırs, o kadar intikam Simon’ın kötü bir yansıması olan, Norand’ın kendisiydi. Tıpkı bu kadar iyi ve duygusal biri olan Simon’ın, Norand’ın bir yansıması olduğu gibi. Şu an burada o vardı. Simon vardı. Daha önce olduğu gibi Simon vardı. Ama kazanmamıştı. Henüz değil. Bu adamlar onun gibisini daha önce görmemişti. Eğer bu bir hastalıksa, böyle bir hastalık da daha önce görmemişlerdi. O yüzden nasıl tepki verip, nasıl tedavi edeceklerini bilmiyorlardı. Zaten buraya kilitlenmesinin sebebi bu olacaktı. Buraya kilitlenmek… Silva ne demişti? Bir druidi asla hapsetmeyeceksin. Neden druid? Hiçbir insan hapsedilmekten hoşlanmaz. Simon da bu kategoriye girebilir en azından.
……
Somniatrist gittikten sonra, yarınki ameliyatı düşündü. Acı çekmekten korkmuyordu. Bu sefer değil. Sadece sonucunu görmek istiyordu. Ne olacağını merak ediyordu. Camdan, dikdörtgen bir blok olan yastığına kafasını yaslarken, ellerini başının arkasına aldı. Ama aldığı gibi geri çekti çünkü saçları eline batmıştı. Çok yabancı bir histi bu. Hiç kısa, en azından bu kadar kısa saçlı olmamıştı. Sonra, yavaşça, yaranın olmadığı tarafa doğru yatıp düşünmeye başladı. Ne olacaktı?
Simon tepsiyi duvara fırlatanın kendisi olmadığını biliyordu. Ama o anda o kadar duygu yoğunluğu içindeydi ki, o anda ne olduğunu anlayamamıştı. Ama şimdi hatırlamaya başladı. O an o kadar uzun gelmişti ki, sanki o tepsi daha uzun süre havada uçmuş, duvara çarptığında çıkan çınlama hiç bitmemiş gibi gelmişti. Her şeyi görmüş, her şeyin farkına varmış, ama hiçbir harekette bulunamamıştı. Demek Norand’ın aylardan beri baktığı ve hissettiği şey buydu. Düşünmek için tamamen mükemmel bir yer diye düşündü Simon. Sonra gözleri açıldı. Bu düşüncesine şaşırmıştı. Sanki Norand gibi düşündüğünü sandı. Bir amaç uğruna bir şeyler yapmak. Ama adanmışlık derecesinde bir şeyler yapmak. Ve bu tehlikeliydi. Norand’ı, Norand yapan buydu.
Buradan çıkması gerekiyordu. Almak için bu kadar uğraştığı parçayı ona verdiklerinden sonra buradan gitmemesi için bir nedeni kalmıyordu. Sabbath’ın araştırması da, bu deli doktorların deneyleri de umurunda değildi. Sabbath ona gerekli desteği sağlarsa dışarıdan daha rahat çalışabilirdi. Ve bunu yapmaktan da zevk alırdı. Ama bu tehlikeli bir araştırmaydı. Daha önce tehdit edilmişti. Tabi o lanet herif Sabbath’ı tehdit edecek kadar uzun boylu olamazdı. Ve ya tam tersi… Okulun başındaki o adam Sabbath için çalışıyor olabilir mi? Mümkün değil. Adam yüzyıllardır orada. Sabbath normal bir insan. Bir büyücü için normal olmasa da, en azından genel insanlara göre normal. O zaman tam tersi gerçekten. Eğer böyleyse havuca giden tavşan gibi doğruca kutunun altına gitmiş olduğunu anladı. Zaten son parça ondaydı. Neden onu buraya çekti? Norand’da o parçaya ulaşamıyor. Demek ki o kertenkele Simon’a gelecek. Eğer orda Norand’ı göremezse, parçaları benden alacak ve Norand orada devam edecek. Hikâye buydu. Simonsız bir Norand olamazdı ama. En azından bu garantisi vardı.
Sıkıntıdan bağırıp yataktaki yatışını değiştirdi. Yarasının olması umurunda değildi artık. Bu düşüncelerin her biri farklı bir düşünceyi doğuruyordu. En baştaki sorununa döndü. Buradan çıkması gerekiyordu. Büyü gücü artsa da içinde bulunduğu durumda bir anlamı olmazdı. Her parçada zekâsının ilerlediğini biliyordu. Ve ileri zekâda yapabileceklerini de tahmin ediyordu. Okuduğu o kitap burayla biraz bağlantılıydı. En azından somniatrist’i görünce aklına o kitap gelmişti. Eğer öyle bir gücü olursa değil buradan çıkmak, Sabbath’ı bile konuşturabilirdi. Gülümsedi. Bu fikir hoşuna gitmişti. Artık merakından çok hırsı üstün gelmeye başladı. Hemen farkına vardı yine. “Norand değilim ben!” diye söylendi. Zaten Norand duyuyorsa, ona hak verirdi bu söylediğinden dolayı. Ama buradan çıkması gerekiyordu. Kendi ve dolaylı olarak başkalarının iyiliği için daha öncede öldürmüştü. Brand Hill’deki esrar satıcısını hatırladı. Çok büyük bir kayıp değildi belki ama sonuçta bir ruhtu. Ama artık Simon da bu yolda bazı kurbanların verilmesinin farkına varmıştı.
Yataktan kalkıp tekrar dizlerinin üstüne çöküp dua pozisyonunu aldı. Bu hareketin, yani sağ eli yumruk yapıp sol elinin içine koyması onda daha fazla odaklanmaya yaradığını sanıyordu. Kendi içinde ürettiği bir hareketti yalnızca. Ve belki de Simon olarak son duasına başladı:
“Yıllar boyunca hizmet ettiğim Arkallian, senin oğullarından birinin bana rehberliği sayesinde hayatta olduğum ve bana inanan Thevallion ve boynumun hep bükük kalacağı Celestia’nın sonsuz savaşının cesur varlıkları; sizin, hepinizin bana, bu zihne, size yalvaran bu zihne, bağışlamanızı, merhametinizi, adanmışlığınızı, bilgeliğinizi, gücünüzü, cesaretinizi ve… evet ve hatta intikamınızı vermeniz için yakarıyorum. Önümde olan bu sınavda kaybetmemem için hepinizin en küçük kırıntılarınızı bile kabul etmeye hazırım. Yeter ki siz vermeye razı olun. Yoksa geri dönüşü olmayan bir yok etme sürecine ve dolaylı olarak size dokunacak bir sonuca gidecek dünya.
Verdiğim sözleri bu halimle de tutabilir, yapmam gerekeni daha iyi bir şekilde yapabilirim. KORKMUYORUM. Gücüm var ama yetersiz. Sizlerin sayesinde belki bana gerek kalmadan yapılması gerekeni yapmak için bile dostlarıma yardım etmeye hazırım. Duyun beni yüceler: Ben Simon Gareth’im. Bu yolda Norand olarak gitmektense kendim olarak gitmemeyi tercih ederim. Bu sefer, son defa olmak üzere bana inanın ve bana gücünüzü gösterin.”
Bu sefer ağlamıyordu. Kaşları çatılmış, dudakları sımsıkı kenetli ve elleri kuruydu. Kararlılığının sonundaydı. Karşısında Abyss olsa, hiç korkmadan yürüyerek giderdi. Çünkü son hareketi olacağını biliyordu. Ya galip gelecek, Simon olmaya devam edecek ya da o sonsuz boşluktan her şeyi izleyip, hiçbir şey yapamayacaktı.
Yüzünü yıkadı. Herhangi bir yerdeki camdaki yansımasına baktı. Norand’a benziyordu, ama sadece kararlılık konusunda. “Gel bakalım.” dedi, yatağına gitti sadece bu gün bu yatağın düşüncelerinden daha rahat olduğunun farkına vardı ve uyudu. Son uykusuymuş gibi rahat ve derin uyudu.
Beginning of the End
Kafasını çevirmeden gözleriyle somniatrist’e bakarak, ağzının kenarında küçük bir gülümsemeyle birlikte cevap verdi:
“Beni burada daha fazla tutmamanız, sizin için daha iyi olur. Şu işi yap doktor ve geri çekil.”