Candan Ertuğrul Yılmaz’a
“Simon, Sabbath’ın Malikhane’sindeki günlerini kimse ile iletişime geçemeyeceği ve büyülerini okuyamayacağı camoda’sın da geçiriyordu. Bu camdan zindanda suskun bir cellat ile Sabbath’ın kendisi dışında birde hizmetçi vardı. Aslında kendisi de Sabbath’ın Malikhanesi’nde olmadıklarını biliyordu, fakat aklında burayı, gelmeden önce hissettiği son yerle bağdaştırmazsa delireceğini de biliyordu. Bu camdan hapishane diğerleri gibi değildi. Arkallian kalesi Balgatre’de geçirdiği günlerde böylesi diplomatik kapanların uzmanı olmuştu ama burası sanki onu delirtmek için özel olarak inşa edilmiş gibiydi. Sabbath ile görüşmeye ilk gittiğinde bu durum -her cismin camdan olması- onda gereksiz ve komik bir güvenlik prosedürü etkisi yaratmıştı. Öncelikle ortam büyüden sakınıldığı için camlar kendilerini kuvvetli ve hatta kırılmaz kılacak büyülerden yoksundu, bu da odayı tuz-buz edilmeye müsait bırakıyordu(bir büyücünün kendi odası için katiyen arzulamayacağı bir durum). Bunun yanında yapılan her hamle ufak bir çınlama çıkarıyordu. “Sabbath’ın yalın ayak dolaşmasının bir sebebi de buydu herhalde” diye aklından geçirdi Simon. Burasıyla ilgili en rezalet durum ise, sanki kafasının içinde birisiyle daha uğraşmak zorunda değilmiş gibi, dikkatini dağıtabileceği herhangi biri ya da bir şey de yoktu. Sabbath’la konuşup anlaştıkları günden sonra bir daha onla konuşmamıştı fakat sinir bozucu bir şekilde üst üste binmiş katlarca cam arasından siluet olarak izleyebiliyordu. Yakında başına gelecek tıbbi müdahele sebebiyle özel bir diyet-günde 5 bardak yeşil ve acı bir bulamaç- uygulamak zorundaydı. Bu diyet başlarda ona iyi gelmişti kafasını toparlamasına ve net düşünmesine yardım ediyordu tıpkı o kendini beğenmiş şehir Arcanus Hellion da ki büyücülerin tükettiği kamışlara benziyordu. Evet başlarda. Başlarda…”
Tuttuğu kalın ve tepsiyi var gücüyle duvarlardan birine doğru fırlattı.
—Lanet olsun!
Ağlamamak için titreyen parmaklarını önce anlına değdirdi, sonrada engelleyemeyeceğini fark edip onları utancından saklanan küçük bir çocuk gibi gözlerinin üstüne örttü.
―Daha fazla dayanamıyorum.
Sözcükler ağzından zorla ve hıçkırarak dökülüyordu. Bütün bunlar olurken –pes ettiği açıkça görülürken “Gene.”- izlendiğinin farkındaydı.
Hep izleniyordu, etrafındaki hiçbir nesnenin derinliğinin olmaması onu çıldırtıyordu, buraya geldiğinden beri kaç gün geçtiğini bilmiyordu ve etrafta zamanı ya da mekanı ölçebileceği şeyler elverdiğince kısıtlanmıştı. Cisimler anlamlarını yitirmiş artık birer simge haline dönüşmüşlerdi ve kendisinin de bu dönüşüme maruz kalacağından korkmaya başlamıştı. Ona ne yapılacaksa artık vakti geldi de geçiyordu. Birkaç göz yaşı bir anlık yenilgiyi doğurdu ve öfke açılan o ufak deliği var gücüyle zorlayarak yırttı.
―Nerde kaldı şu cehennemlik cerrah! Kafamı delip şu ifriti beynimden çıkarın! Yada, yada bana lanet olası bir bıçak verinde ben çıkarıyım sizi piç kuruları. Bunun intikamını hepinizden alacağım(öksürür)!
Hepiniz benim adıma tapacaksınız ve benden merhamet dileyip cübbemin eteklerini öpeceksiniz. Özelliklede sen şişko domuz!
Bu laflar ağzından kan damlacıkları ve tükürükler ile birlikte çıkıyordu. Gözleri zavallılık ile yaşlanırken burnundan aşağısı başka biriydi. Var olmadığı halde yokluğuyla bile Simon’un kontrolünü ele geçirebiliyordu. O Simon gibi adamların gerçekten var olmamasını dileyeceği türden bir şeytandı, çünkü şeytan değildi. Şu an için bir insan da değildi fakat olacaktı. Simon bunu tüm benliğiyle hissediyordu. O’da farkındaydı ki demin yaşadığı bu ufak kontrol kaybı aslında hiçte ufak değildi ve son zamanlarda sıklığı iyice artmıştı.
Başlarda işlerin bu denli rahat hallolması ve Sabbath’ın ona dostluk teklifinde bulunması onu şaşırtmıştı. Sabbath’ın ona teklif ettiği işlem normal şartlar altında ölümcül olmasına karşın usta bir cerrah tarafından yapılacaktı ve “iş” söz konusu olduğunda Sabbath paradan/kaliteden kaçınacak biri değildi. Bu işlemi yapacak kişi büyük ihtimalle Maletudinarium’dan* gelecekti. Devrin en başarılı ve kaçık Somniatrist* oradaydı. Kendileri için cerrahlık aşağılayıcı derecede basit olmalıydı çünkü onlar için bu bilim fiziksel varlığı olan cisimleri geçeli çok olmuştu. Bu kişiler tamamen zihin ve düşünceler üzerine uzmandır, büyücüler arasında giderek yaygınlaşan akli denge bozuklukları bu örgütün oluşmasına sebebiyet vermiştir. Çalışmalarının ve hastaların bulunduğu yer –Maletudinarium-gizlidir ve çalışan ya da hasta değilseniz de içeriyi görmüş olmanız mümkün değildir. Zaten Somniatristler’in kimlikleri gizlidir, hastalar ise iyileştirilmek için getirilmez araştırma için tutulur ve sıhhatlerine kavuşsalar bile bırakılmazlar.
Ama şu an Simon emindi ki bu oda oradakilerle aynıydı hatta daha kötüydü. Aklının başına geldiği 4 ay boyunca kaçmıştı. İblislerden değil kendinden. Kendinden bile değil ama kendi olan bir başkasından. Kafasını meşgul edecek o kadar işi –normalde elinin tersiyle halledebileceği şeyler- olmuştu ki hiç kendi hakkında düşünmemişti. Düşünmek zorunda kalmamıştı. En kötüsü dostları vardı; Silva, Aranthal, Moriath ve evet şu an Karlan’ın ona düşmanıymış gibi bakmasını bile özlemişti. Keşke o bile burada olup bağırsa çağırsa ve Simon’ a ne denli zavallı başarısız olduğunu söyleyebilseydi. Keşke buraya hiç gelmeseydi. Hatta keşke o ilk “yakut’u” hiç zihniyle birleştirmeseydi. Gene bunlar olur muydu? Belki. En azından bu şekilde olmazdı ve daha hızlı olacağı da kesindi.
Zorlukla ayağa kalktı. Gözleri hala kapalıydı. İşaret ve başparmağını o şekilde gözlerine bastırdığı sürece daha fazla ağlamayacağını düşünüyordu. Göz kapaklarının üstündeki baskı azalırken içerde sıkışmış olan son birkaç damla yaşta ince suratının elmacık kemikleri üstünde yerini aldı. Ürkekçe ve birazda delice duvarları kontrol etti. Onu duydukları kesindi ama belki görmemişlerdir diye umdu. Zaten cellat elf çocuklarını bile gözünü kırpmadan öldürecek kadar duygusuz biriydi, o’nun çekindiği Sabbath’tı. İyice kontrol ettikten sonra hedefini buldu. Siyah, geniş, buğlu. Genelde oturduğu yerdeydi. Şu an birbirlerine bakıyorlarsa bile fark edemeyecekleri kadar fazla cam katmanı vardı ama gerçekleri bilmek izlendiği hissini geçirmiyordu. Fırlatıp da kıramadığı tepsiyi alıp yerine koydu. Tepsinin çıkardığı o iğrenç sesi duymak ona tekrar demin yaşadığı patlamayı hatırlatınca biraz sakinleşti. Olabildiğince az şeye dokunursa o kadar az ses çıkardı ve Simon rahatça uyuyabilirdi. Sürahiden biraz su alıp yüzüne sürdü sonrada yatağına kafasını koydu. Kulağı ve yanağı camın soğuk yüzüne dayandığında göz kapaklarını keyif alırcasına yavaşça kapadı. Soğuğun kesinliğini şakaklarında hissetmek onu mutlu ediyordu. Düşünmemek için tek yolu bir şeyler hissetmekti. Şu an elindekilerle yetinecekti ve belki bu gece bir rüya görebilirdi. İşte o çok güzel olurdu. Eğer gerçekten gece olsaydı. Ve Simon uyuduğunda Norand rüya görmesine izin verseydi.
“Somniatrist’lerin hazırladığı ve Simon’u iyileştirme metotlarına yardımcı olacak bulamaç onu hayatta tutacak kadar besleyiciydi. Başka hiç bir şeyle beslenmediği içinde kusmak, ne yazık ki 2. denemeden sonra değersizliği kanıtlanmış bir fikirdi. İçeriğini çıkaramamasına rağmen doğal olduğu kesindi ve bir şekilde vücudu halsiz bırakırken zihinsel aktiviteyi yüksek miktara artıran bir içeriği vardı.
*Maletudinarium: Büyüsel ve psikolojik akıl hastalıklarının araştırıldığı ve ilaçlar üretildiği gizli hastanedir. Ayrıca hasta olarak belledikleri insanları zorla alıkoyma hakları olduğundan bir hapishanedir.
*Somniatrith: Somniatrist’lerden oluşan tarikattır adıdır. Büyü lisanında rüya şifası benzeri bir anlam taşır. Tarikatın bilinen tek merkezi Maletudinariumdur.
Bu içerik Simon’u düşünmeye zorlarken hücresinin yapısı da düşüncelerinin derin olmasını her hali ile destekliyordu. Gerçekten zekice ve tesadüf dedirtmeyecek kadar uygun bir tasarımdı. Sabbath acaba burayı onun için mi inşa ettirmişti? Yoksa her şey başka bir planın parçası mıydı?
Simon bilmese de buraya geldiği gün dahil olmak üzere 14 gün geçirdi ve şu an öğlen. Sabbath ile anlaşma yapmayı umarak buraya gelmesi gerçekten hayret verici bir şekilde cesurca görünse de aslında acizliğinin bir nişanıydı. Bu adam Simon’u değil içindekini öğrenmek istiyordu. Eğer onu çıkartabilirse ve beden hayatta kalırsa fazladan bir tane daha uşağı da cabası. Her halükarda istediğine kavuşacaktı bu yaşlı adam ama onu elinde tutmaktan fazlasına cesareti yoktu. Merak tüm büyücülerde mevcuttur fakat adanmışlıkla birleştirilmediği sürece nadiren hevesten öteye geçebilir. Sabbath’ta bunların ikisi de vardı ve bunları sonuca ulaştıracak gücüde vardı, sorun seçim anı geldiğinde son cevabı verebilecek cesarete hatta beklide deliliğe sahip olmaktı. O yaşlı adamda bu yoktu. Simon bunu bilmiyordu, Norand ise biliyordu. Böyle şeyler Simonun hep kafasını karıştırırdı. Nasıl herhangi bir konuyu iç sesi ondan daha enlice bilebilirdi? Ondan daha keskin fark edebilirdi, algılayabilirdi. Simon bunları düşünmeyi sevmezdi. O meşgul biriydi, kafası karışınca da hayaller alemi umuduyla yatağına girerdi. Rüyaları çocuklar düzeyinde yapılan tiyatrolar gibiydi. Basit, sıkıcı… ve tahmin edilebilir. Ama az kaldı. Yakında her şey sonra erecek…”
Bugün uyandıktan sonra hala aynı günde olup olmadığını sorgulamadan yataktan indi. Dizlerini kırıp dirseklerini cam yatağa dayadı. Ellerini sanki etkisini artıracakmış gibi sıkıca birleştirdikten sonra anlına dayadı ve dua etmeye başladı. Tanrı Arkallianın saflarında çok bulunmuş olmasına rağmen yakardığı tanrı Thevallion idi. Ondan bir kurtuluş -en azından kaçmak anlamında- istemiyordu. Yakarışları, hayatı boyunca yaptığı bir çok kötülüğün arasında aklına en net ve acı şekilde kazınanı için adalet dilemek adınaydı. “Fet Varakh Fet Enath*”. Adalet bunun gibi bir durumda ceza demekti ve bu kademe büyük günahlar için Thevallion’un kitabında idam yazardı. Eğer işlediği bir suç yüzünden ölecek olsaydı bu Simonu gerçekten çok mutlu ederdi. Ama kafasındaki şeytanı doğurmak için ölecekse, bunun yerine onu da alıp cezasını çekmeye gitmeyi yeğlerdi. Eğer seçme şansı onda olsaydı.
Simon aptal bir adam değildi. Yalnızca büyücü aleminde sağduyulu ve saf bir insan olmak onun aptal gözükmesine sebep oluyordu. Aslında meclisteki eşleniklerinden az kalır bir büyü zekası yoktu. Pek tabi Norand’ında farkındaydı başından beri. Ondan kaçmasının yüzleşememesinin sebebi buydu; Norand insan bedenine bürünmüş dahi bir şeytandı. Kaybettiklerini göremeyecek kadar karmaşık bir ağ örüp sonrada ona kendi yapışmıştı ve şimdi tüm kontrol –kendisi bundan her ne kadar nefret etsede- Simon daydı. Bir yanda ona kalsa Avol-Rasilleri kasıp kavuracak adam ile diğer yanda hatırlamadığı geçmişi için pişman olan ve tek aradığı huzura kavuşmak isteyen adam. İşte Simon böyle biriydi, o iyi olan taraf değildi asla da bir iyilik meleği olmadı. Kendi iradesiyle ve isteğiyle yaptığı acımasızlıklar hala aklında. Fakat Norand kötü biriyse onla kesinlikle aynı tarafta değildi. O anlayan/anlayış gösteren taraftı. Oysa Norand, Simonu yok sayıyordu. Norand öyle biriydi ki; karşısına tecrübe ve özgüveni çok yüksek birini koyun, işi bittiğinde o adamın kendine saygısı kalmayacaktır. Kontrolün onda değil de Simon da olması başlangıçta komikti. Norand’ın planının derinliği izler takip edilerek bulundukça trajik bir hale geldi ve artık tam anlamıyla bir ızdıraptı. Eğer vücudunun kontrolü onda olsaydı bu Simon için hiçbir problem teşkil etmez hatta Norand gibi hastalıklı bir zihni sağ duyusu ile desteklerdi. Ona kontrolü devretmek için herhangi bir yol bilseydi bunu başta yapardı yada ona başka bir beden bulma yolu olsaydı kesinlikle bunu denerdi. Yeter ki ondan kurtulsun bu baskıyı bu zaten kazanılmış mücadeleyi bitirsin. İşte Norand da böyle biriydi. İnsanı yokluğuyla kendi varlığından kendi bedeninden tiksindiren, sizden kağıt üzerinde -ve eğer izin verilse pratikte- her konuda üstün bir dahi.
Fet Varakh Fet Enath: Bir Infernal için bir Celestial.
Bunları düşünmek onu yoruyordu. Keşke dönebilseydi keşke şu an dostlarının sorumluluğunu sırtlayabilseydi onlarla beraber. Kaçıncı bardağı diktiğini saymadan bir bulamaçı daha bitirdi. Ikınarak ayağa kalktı ve akabinde kendini yatağa bıraktı. Eğer kendi kendine yeterince ses çıkarırsa bardağın yere değdikten sonra çıkardığı yaklaşık 1 dakikalık çınlamayı olabildiğince az duyacaktı. Teninin sıcaklığını buz gibi camın yüzeyine bir parça huzur karşılığında kaptırırken ürperme hissiyle beraber gözkapakları tekrar kapama fırsatı buldu. Bu sefer rüya görmek istemiyordu. Rüyaları ona gösterenin Norand olmadığını bilse bile onun izlemesini istemiyordu. Kendini o kadar yenilmiş ve yalnız hissediyordu ki tekrar bir efor harcayıp debelenerek kollarıyla kendine sarıldı.
O bir hiçti.
Kendine ait tek şey sadece bu değersiz bedendi ve onun dışındaki her şeyi Norand kapsıyordu. Noranda karşı sunduğu hiçbir şey aynı geçmişe sahip olduklarını değiştirmiyordu. Ve o hep kaybediyordu. Artık savaşacak daha fazla gücü kalmamıştı, ölmek için bile gücü yoktu. O kadar yoktu ki. Uyudu, sadece uyudu.
END OF PART I
“Anladım. Bunu fark etmiştim. Bunu fark etmemişti. Burası onun sığınağı değil…”