Part III

 

Kafasını çevirmeden gözleriyle Somniatrist’e bakarak, ağzının kenarında küçük bir gülümsemeyle birlikte cevap verdi:

 

“Beni burada daha fazla tutmamanız, sizin için daha iyi olur. Şu işi yap doktor ve geri çekil.”

 

Simon hazırdı.

Her şeye hazırdı.

Çünkü çaresizdi ve yapabileceği tek şey umut beslemekti. Eğer birinin elinden tüm çareleri alırsanız onu artık şaşırtamaz veya korkutamazsınız. Simon için Norand bir umut değildi. Norand ile burayı terk etmemesi gerektiği ve Norand’sız da burayı terk edemeyeceğini artık biliyordu. Artık yapılacak ne bir plan kalmıştı nede kafa yorulması gereken bir husus. Tüm bunlara rağmen Simon gene de umut besliyordu. Daha kimden veya neyden geleceğini bilmeden umut besliyordu. Hangi tanrıdan yada hangi hüküm diyarından duyacaklardı onu? Hangisi dualarına yakarışlarına derman olacaktı? Ne karşılığında?…

 

Somniatrist Simon’un sözlerini gerginlik olarak değerlendirdi. Bu onun için gündelik bir iş olmasa da pratiğinin olduğu bir işlemdi ama Simon için böyle değildi ve gergin olması çok normaldi. Gerginlik korkuyu, korku ise güçsüzlüğü çağırmış olabilirdi ve Somniatrist biliyordu ki Simon güçsüz olduğu zamanlar kendine Norand diyordu. Umuyordu ki bu orta yaşlı adamın zihnindeki şeytanları susturabilecekti. Umuyordu ki üstatlarını rapor ve çalışmalarıyla mutlu edebilecekti.

Bu açıdan şu an Doktoru ve hastası aynı durumdaydı. İkisi de bir şeyler umuyordu, kendi yetenekleriyle değil bilmedikleri faktörler ve değiştiremeyecekleri etkenlere karşı ellerinde sadece umutları vardı. Eğer bu raporu üstlerine verebilirse artık bir uzman olabilecekti, her şeyi onların istediği şekilde yapmıştı ve şu ana kadar onaylanmıştı. Büyük riskler almıştı hayatını tehlikeye atmıştı hatta adının küçük düşmesine bile izin vermişti bu vesileyle. Ona bu denekle ilgilenmeden önce, araştırması sırasında fildişi maske takması gerektiği belirtildiğinde, bunun bir tepki testi olup olmadığını düşünüp durmuştu. Eğer deneğin zihinsel kuvvetleri bir kademenin üstünde ise bu çalışmaları sırasında onu çok ölümcül durumlara sokabilirdi. Fakat o vakitler geçmişti, artık işin bitirici kısmına gelmişti, bu işlemi bitirip Simon ile yaranın kapanma sürecinde birkaç gün daha konuşup raporlarını verecekti. Sonra Simon “güvenli” bulunursa misafir denek Sabbath ile birlikte onun odasında kalabilirlerdi. Gerçi üstatları bunun kesinlikle güvenli olmayacağını söylediğinde Sabbath’ın ne kadar öfkelendiğini hatırlıyordu. O denek ile neredeyse hiç konuşmamış olmasına rağmen burada olmaktan nefret ettiğini ve eğer anti-magic bölgesinde olmasalar onlara neler yapabileceğini biliyordu.

Dosyasında hepsi yazıyordu. Sabbath buraya kendi isteğiyle gelen tek kişiydi ve Maletudinarium’a büyük bir bağış yapmıştı, sırf burada kalmak için. O aslında hastalığından rahatsız olan biri değildi, çok tehlikeli bir hastalığı olmasına rağmen buraya tedavi değil saklanma ve korunma amaçlı gelmişti. Kurumun kuralları çok açık ve net olduğundan, kendisinin buradan çıkamayacağı ve dışarıdan herhangi birine burası ile ilgili bilgi vermesinin yasak olduğu kesindi. Fakat Sabbath bunları kabul etmişti ama sonra hastalığı üzerine çok gidildiğini fark ettiğinde bundan rahatsızlık duymuş ve çıkmak istemiştir. Uzun süreler uğraşıldıktan sonra kendisi ile bir anlaşma yapılabilmiş ve üzerinde daha fazla araştırma yapılmamasına karar verilmişti.

 

 

 

Barışçıl olduğu kesinleştikten ve artık özgürlüğünün kısıtlanması azaldıktan sonra Sabbath buraya üst düzey Somniatrist’lerin çok ilgisini çeken bir şey getirmişti. Kendi şahsi eşyası olmasına rağmen elbette araştırmaya tabi tutulmuş ve anlaşılamaması daha büyük bir ilgi uyandırmıştı. Sabbath yanına zaman zaman misafirler almış ve onlarla bazı arzularını karşılamıştı, tabi tek yönlü kurum politikası yüzünden işleri bittikten sonra başka amaçlarla kullanıldılar. Şu an Simon’un karşısında dururken Somniatrist biliyordu ki, Sabbath yanına bir arkadaş bir çalışma partneri arıyordu. Onunla buraya gelip kalmayı kabul edecek birini bulmak çok zordu. Kendi oğlu onu burada asla ziyarete gelmezdi çünkü eğer yakalanabilir ise zaten bir daha gün yüzü göremeyecek şekilde testlere tabi tutulacaktı. Onunla ilgili raporları okumamasına rağmen kendisinin yerinin bilindiğini ve buna rağmen kuruma getirilmesinin şimdiye kadar mümkün olmadığını duymuştu. Sabbath korkunç bir kişilikti ve beklide herhangi bir kilise onu idam ettirirdi ama o adam bile oğlunu istiyordu ona zarar gelmemesini ve onunla burada ölene dek huzur içinde çalışmalarını istiyordu. Simon ile konuşmalarını da dinlemişti. Ondan oğlu olmasını bekliyordu ve büyük ihtimalle üstatlarıma bu yüzden öylesine sert çıkışmıştı. O Simon’u buraya zorla çekmiş olabilirdi ama onun bir denek olmasını istemiyordu. Üstatlarının yanında bunu çok net belirtmişti.

“ Eğer Norand a siz bilmişlerden birinin bile yaklaştığını görürsem, ona tek bir fazladan ilaç verildiğini duyarsam o zaman bana neden “Eater of Flesh” dediklerini size anlatırım!

 

 

 

“Yapılan araştırmalarda sırf sağlık kontrolü amaçlıydı. Ve şu ana kadar her şey çok yolunda gidiyordu.

Belki de fildişinin sebebi buydu. Sabbath’ın istediği sağlık kontrolleri uzmanlık gerektiriyordu ve o sadece eğitim dönemindekilerin Simon için uygun olduğunu söylüyordu. Bende bu kılıkla onu bir nevi kandırdım. Tabi bir uzman değildim zaten ama öğrenciliğimi bitireli çok olmuştu ve üstatlarıma istedikleri ayrıntıları sunabilecek kadar bilgim aynı zamanda Simon’u incitmeyecek kadarda çok tecrübem vardı. Öğrenciliği bitirdiğimden beri uzmanlığımı bir türlü verememiştim ve kurumda gerçekten bir ilke imza atmıştım. Gerçekten başarısızdım, bu bana tanınmış bir şans bir lütuftu. Belki Simon’a da böyle bir lütuf tanınması gerekiyordu, dualarını dinlemişti, o gerçekten bunca günahını zihninde sineye çekmiş ve kendini onlardan öylesine ayrı tutmuştu ki onlar için ayrı bir kap bir kişilik ortaya çıkarmıştı. Büyüsünün de etkisiyle bu kişilik kuvvetlenmiş ve normal yöntemler ile tedavi edilemez olmuştu.  Ama şimdi bu işlem tamamlandığında ve Shard yerine oturduğunda her şey normale dönmeye başlayacaktı ve beyin dokusu zorlamayı bırakıp onları kabul edecekti. Bu zorlama onu en çok korkutan şeylerden biriydi çünkü ilk ameliyat sırasında Shard’ların beyinde nasıl üslupsuz durduğunu fark etmişti. Onlarca şifa efsunuyla tekrar tekrar patlayan damarlar tedavi edilmiş ama baskıyı azalmamıştı. Bir insanın kendine böyle bir şeyi herhangi bir kazanç için yapması akıl karı değildi, özelliklede kan kırmızı Shard’ların pamuk gibi beynine nasıl saplandığını ve içlerinde dans eden, hayal meyal fark edilen iplikçikleri gördükten sonra. Bunu raporumda açıkça belirttim fakat beyin dokusundaki bazı oluşumları nasıl yorumlayacağıma karar veremedim. Beyninin dokusu pamuk gibiydi ve renginin de beyazımsı olması gerekiyordu fakat yer yer kirlenme ve kararmalar mevcuttu. Aldığım örnekleri Simon işlem sonrasında uyurken, üstatlarımın yasaklarını dinlemeyerek onların çalışma odasına girip inceledim ve beyninin meşum bir bozulmaya maruz kaldığını anladım. Böylesine korumalı ve ince elenmiş bir büyü için karanlık güçlere başvurması şaşırtıcı değildi. Şaşırtıcı olan bunun beynine verdiği zarardı.

Bu Shard’lar resmen onu kullanmak için tasarlanmışlardı, onun bir parçası olmak için değil ve kullandıkları sırada birinci öncelikleri hayatta tutmak değildi.

Her şeye rağmen psikolojik tedavi sayesinde de Norand, Simon olduğunu kabul edip ortadan kaybolacaktı ve Parçalar tamamlandığında ise yakutlar değişip beyin dokusuna dönüşeceklerdi.  Gerçi bu konuda çok emin değildim.”

 

 

Somniatrist derin bir nefes aldı şu an ikisi içinde zaman çok ağır geçiyor olmalıydı. Zaten kullandığı ve bildiği aletleri seçmeye çalışırken çok zaman geçirmişti. Maskesinin altında terliyordu ve ellerinin titremesini engellemeye çalışıyordu.

“Ya Shard etkileşime geçmezse?” diye aklından keyif ve korkuyla geçirdi. O zaman işlemi hemen iptal etmek şansına erişirdi ama bir dahaki bir tarihe ertelemek zorunda kalır ve bu sefer ortamda büyü olurdu. Ayrıca şu an zaten bu stresi yaşıyordu ve bitmesini istiyordu ertelenmesini değil.

“Neyse ki güvendeyim” diye düşündü çünkü maskesine rağmen üstatları ameliyat gününde can güvenliğini sağlama almak için ona bir hap vermişlerdi. Nasıl faydalı olacağından emin olmamasına rağmen Somniatrist şimdiden kendini güvende hissediyordu. Uzmanlık raporunun stresiyle uğraşırken birde güvenlik risklerini kafasına takamazdı. Bu sefer başaracaktı bu büyük bir projeydi ve uzman olmakla kalmayıp değerli bir raporda isim sahibi olacaktı.

 

Çekicin sert ve keskin darbesiyle tırtıklı çivi Simon’un kafatasına o hatırlamamasına rağmen bir kez daha saplandı. Hissedeceği şeyin acı olduğunu zannetmişti fakat beyni sarsılıyordu ve gözlerinin kontrolünü daha şimdiden kaybetmişti. Elbette acıda vardı ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu ama başının ağrısı çok daha fazla ve baskındı. Bir şeyler yanlış gidiyordu buna emindi. Böyle olmamalıydı. Gözleri öylesine istemsiz bir şekilde sol üst köşeye kilitlenmişti ki gözbebekleri zar zor görünüyordu. İkinci deliğin açılmasıyla birlikte bağırışları bir son buldu çünkü dili damağına yapıştı ve felç geçirmişçesine orada kaldı. Ayakları ve bacakları akşam yemeğinde yahni olacağını bilen ve kesilmemek için kıvranan bir domuz gibi can havliyle ve bir o kadarda biçimsizce oynuyordu. Sabitlenen elinin bileği şimdiden kanamaya başlamıştı. Elini öyle sertçe çekiştiriyordu ki deri bağlar etini kesiyordu. Sabitlenmemiş eli iste kafasındaki miğfere vuruyor Somniatristin olduğu tarafa uzanmaya çalışıyordu. Bazen acısını başka yönlere nakletmek amacıyla soğuk ve ruhsuz cama yumruklar atıp boğuk bas titreşim sesleri çıkarıyordu.

Simon’un bir şeylerin yanlış gittiğine dair ilginç teorisi artık şu şekilde değişmişti: ölüyordu. Çivinin kafatasının delinmesi gereken üçüncü noktasına dayandığını hissetti hatta çivi yerini kaydırmamak için kemiği biraz kazıdı. Çekiç indiğinde Simon’un burnundan ve işlemin yapıldığı yani sol taraftaki kulağından kanlar akmaya başladı. Somniatrist’in burnundan akan kanı görmesiyle çekici düşürmesi bir oldu. Hemen kumaş parçalarıyla burnunu tıkayıp çenesini ve ağzını sildi, makas benzeri bir alet yardımıyla kilitlenen çeneyi açtı, işaret ve orta parmağıyla birlikte diline bastırarak bir yandan da ince bir tüple gırtlağına yutması için bir sıvı bıraktı. Refleks olarak Simon yutkundu. Somniatrist bir çubuğu ince bir ipeğe sertçe sürttükten sonra etrafta kandillerin dışında ufak ve odaklı bir ışık belirdi. Bu ışık Simon için başka anlamlar ifade ediyordu. Onun bedeni şu an sefil bir şekildeydi ama biliyordu ruhu şu an Celestia’nın kapılarında. Ve yalvarıyor, yakarıyordu, ne olur anlaşmanın bedelini ödeyemedi diye onu Baator’a göndermesinler diye. Somniatrist gözlerini kontrol ettikten sonra işlemin çok kötü gittiğine kanaat getirdi. Artık geri dönemezdi eğer şimdi işlemi kesip onun şifalanması için ustalarını çağırırsa bir daha asla şansı olmayacaktı. Simon’un çok kısa bir zamanı kalmıştı ama yeterince çabuk olursa ve Shard’ı yerine oturursa hepsi bitecekti. Bitebilirdi. Bitmek zorundaydı.

 

Elleri titriyordu. Ve ilginç bir şekilde midesinde bir kasılma hissediyordu. Bu kasılma nedense başına da sıçramaya başlamıştı ve sürekli dağılan konsantrasyonunu toparlamak için kafasını hızla sallaması gerekiyordu. O kadar terlemişti ki maskesini çıkarmak için deliriyordu fakat yapamazdı. Bu maske onun sadece kimliği değil aynı zamanda korumasıydı da.

Hızla, demir telleri olan bir gereci Simon’un miğferinin açık olan kısmına sabitledi.  Tellerin oynayabilen başlıklarını deldiği deliklerden geçirip içeride biri diğerine değene kadar ittirdi. 3 taraftan da destek aldığına emin olduktan sonra —3 kere kontrol etmesi için zamanı yoktu― kuvvet kollarını serçe bastırarak deliklerin içinde kalan üçgen kemik parçasını kırarak kopardı. Akabinde açık delikten kan sızmaya başladı.

 

 

 

 

Adam hemen eğilip kafatası parçasını aldı ve masanın üzerine koydu. İncecik ve daha yeni bileylediği bıçağını ilk hamleleri yapmak için kullandı. Bıçağı daha bu sabah bileylemişti, bu sabah heyecanlıydı ve kahvaltı etmemişti, bu sabah ona verilen ve daha önce hiç görmediği bir hapı içmişti.

 

O kadar çok kan vardı ki. Temiz görüş açısı için sürekli su püskürtmek zorunda kalıyordu. Eldivenlerini çıkarmıştı çünkü parmak hassasiyetine ihtiyacı vardı. Neden böyle olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da daha önceki deneyiminden hatırladığı şekli ile reçete ve çizimlerine bakarak kesmeye devam etti. Shardlara dokunmuştu ve fark etti ki sızan kan çivileri aşırı kuvvetle vurduğu için patlattığı damarlardan değil bizzat Shardların hareketinden geliyordu. Yakutlar şu an ufak bir periyotla titriyordu. Şu bunu düşünecek zamanı olmadığını kendisine söylerken hala her şeyden vazgeçip bu adamı kurtarmak yerine raporunu teslim edeceği ana yoğunlaştı. Ayağa kalkıp odanın köşesinde duran cam fanusa gitti. Ucun bir cımbız ile Shard’ı tam ortasından, tüm keskin kıvrıklıkları kendine bakacak şekilde tuttu. Simon a tekrar yaklaşırken ayağı takıldı ve yere düştü. Acı ve kısa bir gülüş eşliğinde kalktı. Başı resmen dönüyordu. Cımbızla tekrar yakutu tuttuktan sonra bıçağıyla açtığı yatay tünelden onu yavaşça ittirdi. Sadece 1 tek şansı olduğunu biliyordu çünkü Shard rahatlıkla beyinde itilebilirken onu geri çekmeye çalışırsa beyine geri dönüşü olmayan bir hasar vereceğini biliyordu.

 

**Bu sırada Simon balık tutuyordu. Geniş ve güzel kokulu bir göldeydi büyük ihtimalle Käth idi. Dağ eteklerindeki hafif sis güneşin doğmasına 1öküz gidiminden az olduğunun habercisiydi. Güneş balıkları ısıtıp kıvrak hareketlerle kaçmalarını sağlamadan 2 tane yakalayıp eve götürmeyi düşünüyordu. Karısı buradaki yeşil pullu kedi balıklarıyla çok güzel yemekler yapıyordu. Gerçi bu gölde avlanılması yasaktı ama buranın druid herhalde 2 balığın yoklunu fark etmeyecekti. Kayıkta Norand ile Simon karşılıklı oturuyordu. Simon birden balık tutanın kendi değil Norand olduğunu fark etti. Bunu da mı elinden almaya çalışıyordu? Norand gayet sakin ve profesyonelce oltasını kontrol etti ve titreşimi aldığı anda acımasız ve önceden planlanmış bir eda ile balığı çekerek çıkarttı. Balık oltanın ucunda kıvranıyordu ama kalın ve kemiksi dudaklarına saplanmış iğnelerden kurtulamıyordu, çırpınmak yalnızca canının daha çok acımasına sebep oluyor olmalıydı. Simon bunu kendi yaparken hiç fark etmemişti ama balık gerçekten çok güzeldi ki ve biri onu esaret altına alınca bu öylesine ahlak dışı görünüyordu ki o kişi kim olursa olsun nefret edesi gelirdi. Norand’a doğru uzanınca adam hiç sorun değilmiş dercesine bir yüz ifadesiyle oltayı Simon’a uzattı.

 

“Fakat onu özgür bırakmak istiyorsan önce onu oltadan kurtarmalısın”

 

Simon oltaya bir süre baktı. Bilmeceleri severdi ama bu bir bilmece değil bir tuzaktı. Pis bir tuzak. Yakalanmaman için yeterince işareti olan fakat bunlara rağmen yakalanırsan da geri dönüşü olmayan bir tuzaktı. Bundan sonra ne plan vardı nede başka bir çare vardı. Bu tuzak kurtulunsun diye hazırlanmamıştı.

 

“Ne bekliyorsun Simon hadi kurtar onu. Ha, ama unutma balık oltası çekip çıkartırsan onu parçalar.”

 

Simon balığın az zamanı kaldığını bildiğinden oltayı çekiştirerek çıkardı. Balığın çenesi yanaklarından bir tanesi ve yakasının bir kısmını parçalamak zorunda kalmıştı ama balık kurtuldu. Onu denize bırakırken artık saflığının bozulduğunu ve eskisi kadar güzel görünmediğini biliyordu. Hatta keşke onu bu halde bırakacağına yemeğe götürseydi. Çünkü artık çok geçti. Bu ortasında vazgeçebileceği bir iş değildi. Ama artık bazı şeyler için Simon çok geç kalmıştı. Öncelikle de kızına öğle yemeği götürmek için geç kalmıştı.**

 

 

 

 

 

Yakutu tek eliyle ittirirken bir yandan 4 Shardın beynindeki yerini ve ne biçimde durduğunu resmettiği parşömenine bakıyordu. Akıl karışıklıkları ve titreyen ele rağmen her şey çok iyi gidiyordu. Ölmek üzere olan ve artık seğirmeleri minimuma inmiş Simon’a rağmen her şey tıkırındaydı.  Aldığı onca eğitim şu anda onu hak ettiği yere getirmek üzereydi ve sadece birkaç santim daha…

 

Cımbızla itilen Shard diğer birleşmiş olan dörtlüye dokundu. Fakat o kadar. Beklenen birleşme olmadı. Shardın diğerlerinin yanında geçip kenetlenmesi gerekiyordu ama olmuyordu. Hala her şey bitmiş değildi, manüel şekilde yapabilirdi.

 

 

**Simon kasabasına gizli yoldan döndü çünkü göle giderken görülmek istemiyordu. Bu akşam dostlarıyla önemli bir toplantısı vardı ve gereksiz kilise protokolleriyle uğraşmak istemiyordu. Onlar bu güzel göle ve daha birçoklarına bakabilsin diye kilisedeki paladin ve rahipler uyurken o ve dostları çalışıyordu. Bu seferki çok büyük bir işti şimdiden 60 kişi ölmüş ve bir o kadarı da hastaydı. Bu sefer artık şahsi bir mesele haline gelmişti ne pahasına olursa olsun onu bulup durduracaktı hatta beklide bu sefer, öldürecekti.**

 

 

Somniatrist parçayı yerine oturup sıkıştırmak için birkaç geri hamle yapmak zorunda kalmıştı ve kafasında oluşturduğu şekli parşömenlerindekiyle birleştirip acaba ne şekilde takacağını düşünürken akan kanlar artık manşetlerini sırılsıklam bırakmıştı. Artık hareketleri bıçağı ilk kullanmaya başladığındaki kadar kesin ve yerinde değildi, artık yorulmuştu ayrıca bu anlamadığı kan tutmasına benzetebileceği his o kadar artmıştı ki bazen gözleri kapanıyordu. Ama problem yoktu çünkü artık bitmek üzereydi. Bir kancanın yerine oturup kilitlendiğini hissetti diğerleri birbiri ardına oturacaktı. Baş dönmesine rağmen her şey yolunda gidiyordu, ölen ve artık hareket etmeyen Simon’a rağmen her şey olması gerektiği kadar güzeldi.

Dişleri birbirine kenetlenircesine geçen dev bir fermuarın kapanması gibi tırnaklar ve kancalar yerine oturdu. Başarmıştı. Şaheserine baktı, Simon’un bağlı eli artık hareket etmiyordu fakat miğferi tutan eli hala seğiriyordu. Miğferin tokalarından birini çıkarmak için öylesine delicesine uğraşmıştı ki bazı tırnaklarını bu uğurda tümüyle koparmıştı. Simon’un ölü olduğuna 1 e 10 bahse girerdi, bu yüzden yarayı temizleyip kapatma işlemlerinin elzemiyetini umursamadan öylece oturup baktı. Bakması bitmişti fakat bakmaya devam ediyordu hatta heyecanlanmıştı. Kanlı beyin dokusu üzerinde bıçağıyla kestiği yerlerin birinden hafif bir parıltı geliyordu.

 

** “Simon!”

 

Simon mermer masasında kâğıtların üzerinde uyuya kalmıştı.

 

“Simon, uyan!”

 

Simon uyanınca korkarak anında o çok iyi bildiği sözleri söylemek üzereyken buldu kendini. Norand ona sert fakat temkinli bir ifadeyle bakınca işlerin düşündüğü gibi gitmeyeceğini anladı. İçinden bir his ona bu sefer gerçekten farklı gideceğini söylüyordu.

 

 

 

 

“Simon, şunu anla ve sakın unutma, bunların hiç biri senin suçun değil, yani.. aslında senin suçun olan bir kısmı da vardır elbet fakat, neyse, biliyor musun? Olayı çözdükten sonra senden o kadar nefret etmemeye başladım. Hatta sana acıdım. Ben haksızlığa uğrayan tarafın ben olduğunu sanıyordum ve doğruda sanıyormuşum, fakat seninde bir takım haksızlıklara uğramış olabileceğini düşünmemiştim Simon, senin de olabileceğini düşünmemiştim. Gene de birlikte olduğumuz süre boyunca beni yumurtasını koruyan bir anne gibi koruduğunu söyleyebilirim, sende elinden geleni yaptın benim görmediğim taraf buydu, ben olsam tabi ki daha iyisi olurdu ama sorunda bu bunu senden beklemek benim hatamdı, sen ben değilsin Simon, sen başka birisisin.”

 

Simon hiçbir şey anlamamıştı, bu adamı tanımıyordu, garip ve şeytani bir suratı vardı, siyah ve tertipli saçları iyice taranmış, kafasının arkasından akacak şekilde bastırılmıştı, ince ve uzun çenesinden tıpkı saçları gibi dümdüz taranmış bir keçi sakal uzanıyordu, gözleri derin ve acımasız bakıyordu, bir süre odaklanıp baktığında kendisini küçük hissetmesine sebep olan bir eminlik ve kibir vardı bu gözlerde. Kırmızı artistik kesimli cübbesini üzerinde sanki bir lord muş gibi taşıyordu, kara ve parlak ipekten pelerini ayak bileklerine gelecek kadar uzun yeri süpürmeyecek kadar kısaydı, suratında genç olduğunu belli edecek pek bir ibare olmamasına karşın bir tek sesi onu 50 değil de 30 yaşında olduğunu kanıtlıyordu ve Simon bu adamı kesinlikle tanımıyordu. Bu adam son 5 aydır aynaya baktığında gördüğü kişiyi ucuz ve basit bir kopya gibi bırakıyordu. Eğer gerçekten bir Norand var ise bu kişi oydu.

 

“ Sakın yanlış anlayıp suratına bir gülümse yayılmasına izin verme! Sen ve basit arkadaşlarından hala nefret ediyorum ve bu bir özür değil ama eski sebeplerim olmaksızın öncelikle sana karşı olan kana susamışlığım sona erdi. Bize ne yaptılar bilmiyorum ama bunu senin öğrenemeyeceğin kesin ve bende anlık öfkemi buna odaklayacağım. Sana önerim eğer buradan çıkabilirsen ki senin kadar aklı karışmış ve işe yaramaz bir adamı handa bile tutmazlar, git, kasabana geri dön ve arkadaşlarına da hadleri olmayan işlerden uzaklaşmalarını söyle.

Eğer bir daha karşılaşırsak var olmamayı dilersin”**

 

 

Simon’un gözleri birden açıldı, gırtlağında kalan sıvıyı öksürerek tükürdü ve ayağa kalmaya çalıştığı için bağlı bulunduğu düzeneği salladı. Somniatrist aklını yitirmek üzereydi, Simon’un hayatta olmasından dolayı kaybettiği meblağ yüzünden değil, kafatasının içinden çıkan loş kırmızı ışık yüzünden. Bu ışık içerisinde uçuşan sarı ve turuncu iplikleri neredeyse görebiliyordu ve şu karmaşık kafasıyla ona bir yandan da çok hoş geliyordu. Simon en son can havliyle “kaç!” diye bağırmaya çalıştı ama ağzından ne çıktığını duyacak bilinci ve duyuları yoktu ve o an hayatındaki en büyük acıyı ve en büyük boşluğu, en derin, karanlık ve soğuk çukura düşerken tekrar ve tekrar hissetti ama aslında sadece 1 an sürmüştü.

 

Simon’un kafatasının üzerinde açık olan üçgen biçimli yarıktan 5 adet yakut kurşun gibi fırladı. Aralarında belli bir mesafe ve uzaklık vardı, rastgele havada asılırmış gibi görünseler de dizilişlerinde bir düzen, bir mana vardı. Bir yakuttan en yakınındakine ve en uzağındakine doğru uzanan Somniatristin iplik diye tarif ettiği ince enerji akışları vardı “gerçekten büyü gibi görünüyor” diye düşündü Somniatrist.  Shardlar fildişi maskeyi delip sonra sırasıyla kafa derisi, kafatası ve beyin dokusunu parçalarcasına deştiler ve içerde, odada bilinci açık kimse olmadığı için kimsenin duyamayacağı mekanik bir sesle birleştiler.

 

 

Somniatrist beynine giren Shard’lar ile sarsılarak yere düştü. Bir dakika bile geçmeden hunharca ayağa dikildi. Maskesini fırlatarak attı. Masadan bir tane bıçak alıp elinde iyice sıktı ―bu sırada çok geç kalmıştı ― ve boğazına doğru bir hamle yapmaya çalışırken kukla tiyatrosundaki bir kuklaymışçasına, bıçak tutan eli dirseğinden asılı kalarak sallanmaya başladı. Sonra ayağa olabildiğince daha düzgün kalktı. Ve Deliler gibi kahkaha atmaya başladı…

 

Koridorda yürürken bir eliyle anlını tutmaya çalışıyordu çünkü sürekli kanlar damlıyordu. Kendini güçsüz ve dağınık hissediyordu, bu adam iyi beslenmiyor olmalıydı. Sabbath’ın kapısındaki adama geldiğinde adam ona dönük durmuş ve baltasını Somniatrist’i ikiye bölecek bir hamle ile kaldırmıştı. Somniatrist anlına iyileştirirmişçesine bastırdığı elini bir an olsun çekti ve havadaki sinir bozucu bir meyve sineğini kovmak için yapacağı bir hareket yaptı. Koca adam kafasından onu dev bir el tutarcasına boynu biçimsiz bir şekilde kırılarak yan taraftaki camdan duvara çarptı. Duvar biraz çatladı ama daha ilerlemedi. Somniatrist kapıyı açtı ve gözlerini dengesi bozulmasın diye odakladığı ayakuçlarından zorla kaldırıp Sabbath’la göz göze geldi. Suratı kan içindeydi ve görüşü genelde kırmızıydı ama Sabbath’a gülümsedi ve

“Umarım seni şaşırtmışımdır yaşlı adam çünkü sen beni oldukça şaşırttın, güzel plan, artık özgürsün”

 

dedi hırlayarak. Sabbath tatminkar ve teşekkür eder bir ağırlıkta başını bir kez salladı. Aslında korkmuştu, bunu ele vermeden yapabileceği tek nüans buydu.

Artık pozunu vermişti ve arkasını dönüp tekrar yere bakarak çıkışa doğru ilerledi.

“Artık özgürüm! Sonunda planım, tüm fedakârlıklarım meyvesini verebilir!” diye aklından geçirdi

 

Yirmi iki gün önce bu kutsal ve lanetli yere girdiği kapının önünde durup çıkmadan önce yere tükürdü. O kadar mutluydu ki gözlerinden yaşlar geldi. Şu an hıçkırarak ağlamak istiyordu, canı çok acımış, çok yorulmuş, kendine ve yaptıklarına ters birçok şeye katlanmak zorunda kalmıştı. Bunların hepsi bitmişti ve şu an biri mutluluktan ağlamayı hak ediyorsa oda kendisiydi. Lanet olası midesi çok bulanıyordu ve görüşü neredeyse tamamen kararmıştı. Bir an kapıdan geçemeden bayılacağını düşündü. Bunun için çok ileri gitmişti, o Simon gibi sonradan pes eden biri değildi. Elini tül gibi akan boyut bölücü perdeye dokundurdu, vücudundaki parçalar incelik birer kum tanesi oluncaya kadar o tülü hissetti ve sonra zaman ve mekân arasında aktı.

Somniatrist, Maletudinarium’u terk etmişti.

 

 

 

THE END