The all penetrating hope.

 

En kuvvetli olarak görünmese de en etkili günahtır umutsuzluk. İyiliğin tüm koruyucuları bilir ki umudun bittiği yerde savaşlarda kaybedilmiş demektir ve en kötü en karanlık anda dahi umudunu korumalıdır kişi. Hem kendine olan güvenini hem de ilahi güce olan bağlılığının bir göstergesidir onun umudu ve kara vakitlerde güneşin veya ayın ışığı nasıl o perdeleri delip sizin gözbebeklerinize ulaşıyorsa umutta aynen öle her kötülük perdesini delip kalbinize ulaşacaktır.

Lakin öyle bir yer vardır ki insanda umma mecali bırakmaz. Orda kişi kendini güçlü hissetmez ya da kurtulacağında ne kadar mutlu olacağını düşünerek rahatlayamaz. Hayal kuramaz  dilek dileyemez. Sadece acı ve keder vardır orda. Tanrılarına erişememiş ve hayatlarında çok büyük hatalar yapmış kişiler bizzat davet edilir o diyarlara. Göğün alev alev olduğu, toprağının lanet koktuğu, suyunun balçık kadar kirli olduğu o diyarlar. Adaletin tanrısı Thevallion kimseyi onların eline düşürmesin.

Umut bazen mihraplarca zayıflık olarak algılanır. Ama unutulmamalıdır ki umut asla mucize beklemek değildir. Biri bir şeyi umuyorsa o daha önce örnekleri yaşanmış bir şeydir bunun hikayelerini duymuş ya da görmüştür. Kimse olmayacak bir şeyi ummaz. Ama daha önce olup olmadığını bilmediği konularda gene de bunu dener. İşte o diyarlara düşmüş kişilerin bazıları bu denemelerine bir karşılık bulmuşlardır ki buda diğerlerinin daha çok umut etmesine, oralardayken bile hala bir şeylerin değişebileceğini bilmelerine fırsat vermiştir.

Nadide zamanlarda tanrılar O diyarların zindanlarından gelen çığlıklara kulaklarını, merhametlerini kapayamazlar ve ellerini uzatırlar. Kişinin günahlarını, sebeplerini öğrenirler ve bazen içinde hiç iyilik olmamasına rağmen o kişilere 2. Bir şans verirler bazen Avol-Rasil de bazen de bir nevi ceza niteliğinde o diyarda. Bu 2. Şans aslında tek tarafın hazırladığı ama iki tarafında imzaladığı bir anlaşmadır. Kişinin bunu kabul etmeme gibi bir lüksü yoktur ama anlaşmaya uymama lüksü vardır ki bunun karşılığı o diyarlarda sonsuz işkencesine daha ağır bir şekilde geri dönmektir. Ama hayatını eskisi gibi yaşamaz ve erdemleriyle yeni yaşamını renklendirirse, yaptığı iyilik ve onurlu davranışlar önceki hayatındaki günahları kapayabilecekse o zaman hayatı sona erdiğinde ona elini uzatan tanrının yanına veyahut ihtişamıyla uluların soluğunu kesen güzellikteki celestia’nın kutsal dağlarına gider.

Bazense bu anlamlı kurtarılma ritüeli ibretlik bir işkenceye dönüşür. Her tanrı adalet tanrıları kadar hoşgörülü değildir. Ve bu tanrılar müritleri başarısız olarak yanlarına geldiğinde onları salonuna kabul etmez aksine sanki sahipsiz kafirlermiş gibi o diyarlar tarafından alınmalarına izin verir hatta bazen bizzat kendileri götürür. Gönülden inanan biri için işkence zaten o an dır. O diyarlarda kişi başarısızlığıyla alakalı küçük düşürücü ve onur kırıcı çok sayıca işkenceye tabi tutulabilir ve ondan sonrada acı devam eder. Tanrısı kişiyi ve o kararmış bedenini tekrar Avol-Rasil’e gönderir aynı hatayı tekrarlaması suretiyle onu tattığı kısa işkenceye sonsuza kadar hükmeder.

Hem iyilik hem de kötülük tanrıları el uzatabiliyor acı içindeki kişilere ve seçme şansları bile yok… fakat bu başka bir teoriyi de oraya çıkarıyor ki kara sanat üstatları bunun doğruluğuna kesin gözüyle bakıyor artık. Büyük yanlışlar yüzünden cezaya çarptırılan birine el uzatılıyor ve 2. Bir şans veriliyor elbette bu kişi eski olduğu o halinden uzaklaşmaya çalışacaktır. Ama ya yapmazsa? Ya katil olduğu için cezalandırılan biri tekrar devam ederse sonraki hayatında?

Denilen odur ki eğer o diyarlarda işkence çektirenlerin gözüne girecek kadar büyük bir kötülük yaparsan anlaşma gereği oraya düşecek olsan da orda tekrar aynı muameleyi görmezmişsin. Kötülüğü kötülükle teşvik eden bu sistem sonucu doğru olsa bile asla huzur vermeyeceği aşikardır.