The Burden

 

Yorgun bir adam her yerde uyuyabilir, aç bir adam bulduğu ilk şeyi yiyebilir, umutsuz bir adam gördüğü en titrek ışıktan heycanlanabilir fakat mutsuz bir adam sadece istediğini aldığında mutlu olur.

 

Aranthal Caladon tarih kitaplarında adı geçen bir kahraman değildi, kendisi için şarkılar bestelenmemiş, zaferlerinin ardından şenlikler ve yemekler verilmemişti. O bir çok kişi için herhangi biriydi, önemsiz, sıradan bir savaşçı. Elbette Aranthal asla şöhret peşindeki bir genç değildi, ama gençti ve en azından hürmet görebilirdi, belki kutsal bir kutlama töreni, ufak bir teşekkür…

 

Atı “Hoyrat” ı dağlardan aşağı 4 nala sürerken aklından gerçekten geçen tek şey birinin bu ata neden gem takmadığıydı. Gerçi atın adını bilmiyordu ama özel olduğu her halinden belliydi. Daha önce hiç görmediği kadar büyük ve kaslı bir gövdesi vardı, toynakları neredeyse bir insan suratı kadar büyüktü. Dizleriyle hayvanın karnına bastırıp yönlendirmek istedikçe onun kuvvetini tekrar fark ediyordu, herhalde ağırlığı 1 tondan fazla olmalıydı. Kısa tüyleri çok açık bir kahve rengiydi, suratı ve toynaklarına doğru ise koyu siyaha kaçan renkler ağırlığını gösteriyordu. Ekipmansızlığından ve eğitimsizliğinden dolayı her ne kadar bir savaş atı olamayacak durumda olsa da yelesi özenle kısaltılmış ve minik düğümler ile tutturulmuştu. Böylesi bir atı savaşta kullanmaya cesaret eden deli olmalıydı.

 

Günlerdir yollardaydı, yanında dostu Simon ve ya Moriath olsaydı ona günü ve tarihi söyleyebilirlerdi ama bir nevi bunu kendi seçmişti. Bu Aranthal’ın hayatında çok önemli bir olaydı, seçimleri. Onun hikayesinin eşi benzeri olduğunu zannetmiyordu. Bir çok kişi başına gelenlerden dolayı ne kadar talihsiz bir adam olduğunu düşünüyor ona acıyorlardı. Thevallion saflarında bu sıkça olmasa da sürekliliğini kaybetmeden yaşanan olaylardan biriydi. Bir yıldız artık yeterince parlak olmadığını fark eder ve kayar, ama bulunduğu yeri öylesine arzular ki içinde bu arzuyu nefrete dönüştürür, işte o zaman dahada derinlere batmaya başlar. Fakat Aranthalın sorunu belki de buydu. Akıl danışacağı, yol göstermesini isteyeceği kimse yoktu çünkü o daha önce hiç geçilmemiş bir yoldan geçiyordu, kendi patikasını yaratıyor ve bir yandan da bu patikanın daha önce kimsenin görmediği kadar büyük bir ödüle vesile olmasını umuyordu. Yaptıklarından asla pişman değildi ve cezasının adil olmadığını da düşünmüyordu ama ne yapacağını bilmiyor o yüzden kendini bazen durdurmakta çok zorlanıyordu. Hep aklında Eladria’nın ona söyledikleri vardı: “Ben Aranthal’ın sesini duymak istiyorum”. Kendini daha önce hiç bu kadar yalnız hissetmemişti. Kimseyi görmek veya konuşmak istemiyordu. Onları sevmediğinden değil, kendini sevmediğinden. Kendinden bazı zamanlar öylesine nefret ediyordu ki daha ―başkalarının gözünde― ne kadar düşebileceğini merak ediyordu. Onu kurtarmak için kimsenin gelmeyeceğine adı gibi emindi, fakat yardım gerektiğinde o gözünü karartıp kendinin ve bir gurup insanı görev uğruna sürüklemişti. Görev başarılmıştı. Her savaşta bazı fedakarlıklar verilir, bizler sadece insanız demişlerdi. Aranthal artık çok daha net görebiliyordu, orda bir şeyleri feda eden kendisi değildi, tanrısıydı. Orada, o lanetli dağın tepesinde Yüce Tanrı Thevallion, kötülüğün yayılmasını engellemek için bir evladını feda etmişti. Tüm hayatını bu anın ne kadar kutsal ve kahramanca olduğunu duyarak geçirmiş olsa da, Aranthal kendininkinde kutsal bir taraf göremiyordu. Bu düpedüz ikiyüzlülüktü. Kandırılmış ve sonrada mahkum edilmişti, kendi isteyerek yaptığını düşünüyordu ama yaptığı şey, istediği şey kendisine ait değildi. Bir kahraman olmak istemişti, ailesinin topraklarının iblislere karşı çektiği bunca şeyden sonra silinmek istememişti, soyadlarını kutsamak istemişti, atalarına, Thevallion’a özel olduğunu göstermek istemişti. Her şeye rağmen göstermek istemişti…

 

 

 

 

 

 

Şimdiye kadar iki ufak kasabada konaklamış gecenin soğuğunu geçirdikten ve yanına sıcak tutması için biraz daha içki aldıktan sonra yoluna koyulmuştu. Büründüğü şekil yüzünden, insanların böyle olmasından çok iğreniyordu. Blackguard olan paladinlerin neden eski zırhlarını değilde en kara en korkunç görünen ekipmanları seçtiğini şimdi daha iyi anlıyordu.

 

 “İnsanın hayatında bir çok şey değişiyor fakat herkes sadece kendi ihtiyacının peşinde. İhtişamlı bir atı ve parlak bir zırhı olan bir adama hastalar şifa için geliyor, insanlar umutlanıyor, kasabalarına yardım eli geldiğini düşünüyor, gözlerindeki o bakışlar, o kadar fakirler ki onlara binlere altın versem bile asla düzelmeyecek bir fakir bu. Dışardan gelen ve tanrının seçilmişi olan birine karşı duyulan sonsuz umut bu. Gerçekten ne olduğu önemli değil kilisede eğitimini yeni tamamlamış bir paladin de gelse, Baş Paladin Gabriel de gelse bu insanların suratında o aynı fakir ifade belirecek. Bana öyle bakmalarından nefret ediyorum, artık kutsanmış olmadığım için değil, kurtardığım insanların böylesine kandırılmış olmasından dolayı. Onlar bilmiyor, zannediyorlar ki biz kıskanılacak kişileriz tanrı her birimizi bebeğiymiş gibi koruyup kolluyor ve şu asla görmedikleri temsili karanlık güçlere biz savaşırken ellerimizden ışıklar çıkararak onları yok ediyoruz sonrada beyaz atımıza binip lanet olası köylerimize geri dönüp artistlik yapıyoruz! Savaş hiç böyle değil ve bilmemeye devam edecekler, ta ki en büyük savaş gelene kadar.”

 

Ona olan bakışlardan tiksinse de tarzını değiştirmeyecekti. O Aranthal dı. Paladin olduğu için o kılıç sırtında değildi. Blackguard olduğunda da kara zırhlar giymemişti ve şimdide kendini değiştirmeyecekti, fakat belki yolculuk için siyah bir pelerin iyi olabilirdi, gereksiz izlenimleri ortadan kaldırırken gece içinde yolu daha güvenli kılardı.

Hangi yoldan gittiğini bilmemesine karşı nereye gittiğini biliyordu. Kabuslarında gördüğü o adam kimse onun mezarına gidecekti ve onunla hesaplaşacaktı. Tanıdığı biri olduğunu düşünmüyordu, beklide haksızdı, bilmeden istemeden zarar verdiği biri şimdi ona musallat olmuştu. Her ne olursa olsun bu işi çözecekti çünkü bunların herhangi huzursuz bir ruh yüzünden olmadığını anlayacak kadar yol kat etmişti. Ayrıca o imge onu gerçekten korkutuyordu, bunu itiraf etmek beklide bir haftasını almıştı ama bu doğruydu. O adamdan, büyük ihtimalle bir Blackguard olduğu için bu kadar korkmamıştı, mimiksiz olmasına rağmen kâbuslarında Aranthala doğru ilerleyişi, o kudreti ve intikam isteği buram buram hissedilebiliyordu. Emin değildi fakat Arkallian ona bir şeyler anlatmak istiyor olabilirdi.

Bazı tanrıların anlatım yöntemleri ilginç veya korkunç olabilirdi. Tanrı Arkallian içinse bu yol kesinlikle ölümcüldü. Ama eğer boynunda böyle bir yük varsa Aranthal bundan kaçmayacaktı, onun yolu yüzleşmekti, hep böyle olmuştu. Tüm düşmanlarıyla yüzlemişti, ve bunu yaparken hem dostlarının hem de sadece sağduyusunun değil aklının da yardımını kullanmıştı. Ona göre başarılı bir paladin böyle yapmalıydı. Son zamanlarda fark ettiği üzere gerçekten yüzleşemediği şey onun karşısında olanlar değil de içinde olanlardı. Aslında o kadar kolaydı ki, kendini yok say ve herkese ölüm pahasına yardım et. Suçlanabilecek hiçbir tarafı olmayan ulvi bir görev. Kendide buna sonuna kadar inanıyordu, halada inancını sürdürüyor fakat artık aradaki sorunu görebilmişti. Onlara anlatılan gösterilen ve hissettirilen paladinlik, Celestia’da göre yapan ölümsüz bir melek tarafından icra edilse gerçekten kusursuz bir düzen sağlanırdı. Burası Celestia değildi, onlarda melek değildi. Başarısız olanlarda ki yıkılışın sebebi bunu kaldıramıyor veya anlayamıyor olmalarıydı. Bu sinirle oda aynı tuzağa düşmüş kendini çok farklı zannederken dibe daha da çekilmiş ve bir Arkallian Blackguardı olmuştu. Yaptığı yanlışı fark etmesi uzun sürmemişti ve daha büyüklerini yapmadan kendini azat etmişti. Fakat bu tarz kutsanmalar onunda bildiği gibi sadece kutsayan merci tarafından bozulabilirdi, şu an bunun farkında olmasa da her gece göğsüne kramplar girip kabuslarından nefesi kesilmiş biçimde uyandığında aslında ölmediğini fark ediyor ve korkunun ne kadar güçlü ve korkunç bir silah olduğunu anlıyordu. Korkuyu anladığı gibi Arkallianı da anlayacaktı…

 

 

 

 

Siyah pelerinini alıp son kasaban ayrılalı 2 gün olmuştu. Kılıç dağının etrafını sonunda dolaşmış ve ana yolu kullanmadan aşağı kadar inmişti. Hala nasıl bir yol izleyeceğini bilmiyordu, Crow Watch a gittiğini düşünmeye başladı. O lanetli dağın yakınlarına bir daha gitmek istemiyordu fakat yol bunu gösteriyordu. Tildrat felsefelerini asla umursamamıştı fakat şu an kulağa çokta mantıksız gelmiyorlardı. Demek ki gerçekten alelade yola çıkmışken en çok gitmen gereken yerlere gidebiliyordun. Kasaban ayrıldığından beri iki şeyi fark etmişti. Birincisi bu ata ne kadar benzediği. Tıpkı kendisinin bir paladin olmadığı gibi atta kutsal değildi. Aranthal iyi bir savaşçıydı, kendiliğinden, at ise onun özel bineği değildi, Celestia’nın kudretini taşımıyordu, ama diğer atlardan farkıydı özeldi ve sadece bir attı, tıpkı Aranthalın sadece bir adam olduğu gibi. Ayrıca başıboşluk ve inatçılık konularında da benziyorlardı. İkisine de gem vurulamıyordu, nereye gideceklerini ve ne yapacaklarını kendileri seçiyorlardı. İkincisi ise kasaban ayrıldığından beri izleniyordu.

 

 

O sığınakta Gabrielin ona verdiği kitabı okuduğundan beri bir şeyler değişmişti. Sözüm ona bu güne kadar kullandığı yargıyı çok farklı açılardan okumuştu. O bilgelik bu dünya için fazlaydı. İyi ve kötü çok basit, insanların anlamasına uygun bir felsefeydi. Fakat yedi günah ve erdem bu işi çok karmaşık hale getiriyordu. Kitapta yazdığına göre saf iyi ve kötü ulaşılamazdı, iyilik ve kötülüğün birbiriyle alakası yoktu ve aralarındaki savaş birbirlerine karşı değildi. Üçüncü bir varlığa karşıydı. Bu gerek ruh olsun gerek bilinç olsun. Birçok daldan oluşan bu iyilik ve kötülük algısını kütük gibi halkın önüne koyan kişiler bir nevi din müritleriydi. Birine iyi olduğunu söylemek kadar kötü olduğunu ima etmekte o kadar zor ve ayıp olmalıydı. Ama savaşlarda olaya böyle bakılmıyordu tabi. Erdemlerin kitabı bütün iyiliğin ortak bir noktası olduğunu öğütlüyor. Kendisi. Başta bunu anlamak zor gelmişti ama zaman geçtikçe kitapta okuduklarını unutmak yerine daha iyi hatırlıyordu. Diğerkâmlık iyiliğin temeliydi. Bencillikte kötülüğün tüm günahlarının temeliydi. Celestia yargısına göre dünyada yaşayan neredeyse her insan kötüydü, fakat bunu duymak belki cahil paladinleri üzebilecek olsa da, olması gereken bu. Kötü yada iyi yargı konulması sanki o andan sonra yapacaklarını değiştirecekmiş gibi davranıyor insanlar. Oysa biz iki ile yargılarken, Hüküm diyarları on dört ile yargılayıp cezasını da ödülünü de ona göre veriyor.

Bu yolculukta bir çok şey görmüş ve gurubunun her üyesi için paha biçilmez şeyler öğrenmişlerdi, değişmişlerdi. En çok değişende Aranthal’dı çünkü o kendini bulmuştu. Şimdi ise hayatındaki eksiklikleri anlıyordu. Her davranışının sebebini yavaşça çözümlüyor ve bir mana veriyordu. Kendini bulmuş olabilirdi fakat yolculuğu kesinlikle burada bitmiyordu hatta daha yeni başlamıştı, artık kendini geliştirmesi, yaratması gerekiyordu. Bu dünyada var olduğunu ispatlaması gerekiyordu, hem kendine hem de ona gerek öfkeyle gerek acımayla bakan herkese. Artık Erdemler kitabını okuduktan sonra insanların kendilerine söylediği yalanlar onun için çok daha net bir şekilde görülür olmuştu ve oda bu yalanları kendisine yıllarca söylemiş, söyletmişti. Aranthal Caladon iyi biri değildi, içinde iyilik ve kötülük vardı. Bütün insanları kurtarmak istiyordu çünkü bunu yapabilecek tek kişinin kendisi olduğuna inanıyordu, çünkü herkese göstermek istiyordu. İki yüce tanrının da kenara ittiği adam olmadığını göstermek istiyordu. Bunların hiçbirini sırf diğerleri için istemiyordu, destanın içinde kurtardıkları kadar kendide vardı. Kitap doğru söylüyordu. Bizler kötüydük ve bizler daha kötü ne onu bile bilmiyorduk…

 

Erdemler derken genel bir tabir vardır. Bu erdemler her diyar ve her zaman için geçerlidir. Ve bilinci olup ta en az yaşama sahip ırk insanoğludur. Erdemlerden birisi ise bize ve yaşam şeklimize pekte uygun düşmüyor. Bekaret. Aranthal yirmi üç yaşında bir genç olarak hiçbir kadınla herhangi bir cinsel ilişkide bulunmamış ve bunu düşlemenin bile ayıp olduğu bir şekilde eğitildiği için, bilinç altı bile neredeyse zincirlidir. Paladinler genç yaşlarında bir kadını kiliseye götürüp evlenmek istediklerinde rahipler onları tatlı ve ikna edici bir dil ile kandırır, fikirlerini değiştirir. Paladinlere sahada ihtiyaç vardır evlerinin bahçesinde odun keserken değil.

 

 

Ne zaman ki artık rahipler tarafından istirahata çekilmeleri uygun görünürse ―bu zamana kadar yaşamak genelde onlar için bir mucize olur― evlenebilirlerdi, ama ya yaşları geçmiş yada istekleri kalmamıştır. Aranthal babası ile hiç erkek erkeğe konuşacak fırsat bulamadığı için onu tanıyamamış ve ondan hiçbir konuda tecrübelerini alamamıştır. O yüzden bir oğul sahibi olmanın, soyunun ne yüzden devam etmesi gerektiğini ve bir kadınla erkeğin nasıl bir münasebeti olabileceğini öksüz bir paladin çocuk olarak asla tam olarak kavrayamamıştır.

O günlere asla gülerek yada saygısızlıkla bakmıyordu, her baktığında kalbi sızlıyordu ve her şeyi kafasında oturtmuş olmasına rağmen gene de öfkeleniyordu. Ama artık kaçırdığı şeyi elde etmemesi için önünde hiçbir engel yoktu. Sadece aklı o kadar dolu ve karışıktı ki bunca dalaveresinin içinde birde gönül işleriyle uğraşamazdı, zaten düşünmüyordu da, ta ki onu görene kadar…

 

Llyaden, Aranthal’ın gördüğü en güzel kadın değildi ama kesinlikle en cazibelisiydi. Aranthal daha çok bir avcı ya da paladin ―şu anki durumunda ikisi de aynı şey olabilir― tarafından takip edildiğinde dair hayalleri vardı. Bu sefer düşman onu zırhsız yerinden vurmuştu. Kadınlar hakkında çok kısıtlı bir tecrübesi, dolayısıyla görüşü vardı. Genelde düşmanı bir kadın olduğunda ilk aklına gelen şey Justify olurdu. Kadınların mimikleri, bir şeylere yaklaşma ve gizleme biçimleri tamamen muamma idi. Bir İblis kumandanının karşısına, dipsiz karanlığa koşabilen Aranthal güzel bir kadın karşısında tamamen savunmasız ve çaresiz kalabiliyordu.

 

Sırtında duvarın sertliğini hissedeceğini bilmesine rağmen geriye bir adım daha atmaya çalıştı. Belki de görünmeden sıyrılabilirdi buraya koşana kadar arayı bir hayli açmıştı. Gene de kılıcını iki eliyle birden sıkıca tuttu. Gözleri ve kulakları şu an olması gerekenden birkaç kat daha hassastı en ufak çıtırtıyı bile duyabiliyordu ama “O”nun sesini duyamıyordu. Artık sona gelmişti burada da bulunursa kaçacak hiçbir yeri kalmamıştı. İçine girdiği ufak mağara birkaç metre kadar uzanıyor ve sonra yuvarlak, az pürüzlü taşlar ile kesiliyordu. Merakına engel olamayan Aranthal birkaç adım atıp kafasını dışarı uzattı, son anda gelen ağır darbeyi, kılıcının kabza korumasıyla kesebildi. Bacak kasları uzun süreli gerginlik yüzünden titriyor ve içten içe sızlıyordu. Tekrar geri adımlar atarak bu sefer sırtı sertçe taşa çarpacak şekilde döndü. Kafasını bedeninden ayırabilecek olan kılıç şu an hala geçidin ağzında kapının bir ucundan öteki ucuna kadar uzanıyordu. Ağır bir hareket ile kılıç hareket ederek sol tarafa doğru gitti. Darbe öylesine sertti ki mağara kapısının ağzındaki taşların bir kısmını parçalamıştı. Aranthal sonun geldiğini biliyordu. Her gece buna benzer rüyalar görmesine rağmen hiç tanıdık gelmiyordu bu görüntü. Sanki onlar hep rüyaydı fakat gerçek olan buydu. Adamın hayalet gibi süzülerek geleceğini düşündü aklında sürekli miğferinin o korkunç dikenli çıkıntıları vardı. Sert botlu bir adım bütün hıncını bastığı zeminin taşlarından alırmışçasına mağaraya giriş yaptı. Kılıcı tek eliyle tutuyordu. Dirseğini olabildiğince geri çekmiş ve kılıcı saplanmaya hazır bir mızrak haline getirmişti. Aranthalı gördükten sonra öncelikle duraksadı sonra iki adımda yanına hızla geldi. Bu ufacık mağaraya bu dev adam nasıl sığmıştı, karşısında ölümün korkusuyla titriyor kılıcıyla son bir kez düşmanına vurmaya bile çekiniyordu, çünkü biliyordu, böyle bir adamı öldüremezdi. Kara zırhlı adam destek almak ve avını kesin bir biçimde mıhlamak için boşta kalan eliyle tavanı tuttu, gergin elini bir yay gibi bıraktı. Kılıcın keskin ucu Aranthalın kaburgalarını parçalayıp kalbini delerken çokta acıtmamıştı fakat sırtından çıktığını hissettiği an acı tüm vücudunu esir aldı. Sol eli kendi kılıcını bırakıp ona saplanan kılıcı sanki itip çıkarabilecekmiş gibi tutuyordu, sağ eli ise kilitlenmiş, boşça sarkıyordu. Kılıç bir parça dahi oynamıyordu, arkasındaki taşı da delip onu sabitlemiş olmalıydı. Aranthal bir çok duyguyu ve ölümü aynı anda yaşıyordu, sıcak kanın soğuk ellerinden süzülüşü. O an bir şey fark etti, çünkü artık ölüyordu ve hep hayalini kurduğu o ışığı fark etmeliydi. Bu ışık kara zırhlı adamın göğsünden geliyordu, daha doğrusu boynundan.  Bu kadar yakınlaşınca adamın suratındaki ifadeyi anlamlandıramadı. Adam boğuluyormuş gibi görünüyordu ya da boğulmuş, boynunda ise onu sıkıca boğan bir şeyler vardı ve suratına doğru loş kırmızı bir ışık vererek onu gölgelendiriyorlardı. Aranthal bunu fark edince adamın ölü gözleri kalktı ve yansıyan kırmızı ışıkla birlikte ölmek üzere olan avının gözlerinin içine baktı…

 

 

Gırtlağı parçalanırcasına bir çığlık patlatıyordu ki onu şok eden bir görüntü ile çığlığı önce güçsüzleşti sonrada ağzını kapayan bir el ile kesildi, ani bir içgüdüyle sağ elini hançerine attı fakat ikinci bir el onu hançerin kabzasının üzerindeyken yakaladı. El onu sertçe fakat saldırgan olmayan bir biçimde sıktığı için düşündüğü gibi olmayabileceğini bir an olsun anlayan Aranthal birazcık durumun gerginliğinden uzaklaştı ve kabusun yan etkilerine döndü.

Önünde bir kadın duruyordu, dizlerinin üzerine çökmüştü, yanında tahta bir çanak ve içinde ıslak bezler vardı, bezlerden biride Aranthalın anlında duruyordu. Beyaz tenli bir kadındı, kan kırmızı gözleri ve aynı renkte dalgalı saçları vardı. Saçlarını ortadan ikiye ayırmış ve toplamamıştı, kafasının iki yanından uzanan kan şelaleleri gibiydi. Kemerli hatta bir kadın için çirkin sayılabilecek bir burnu vardı, ince uzun suratı ve belirgin kemikleri vardı, zayıf biri olmalıydı. Kaşları o kadar soluktu ki kendi çizmiş gibi duruyordu. Suratında sert ve temkinli bir ifade vardı yaşını belli eden birkaç kırışıklık otuz ila kırkı arasında olduğunu gösteriyordu. Elleri hala onun üzerindeydi ve sakinleşene kadar da çekecekmiş gibi görünmüyordu.

 

Llyaden onun çığlıklarını duyduğunu, burada ufak bir dağ evinde kaldığını ve önünde seyahat ettiğini gördüğünü anlattı. Bir rahibe olduğunu ve yardım edebileceğini düşündüğü için geldiğini söyledi. Buraya kadar yalan söylemiyordu, eksik söylüyordu. Geceyi birlikte geçirdiler, Aranthal bu kadına karşı ilginç bir ilgi besliyordu, daha önce olanlar gibi değildi. Yolculuk ettikleri gemideki o tatlı-sert kaptana karşıda bir şeyler hissettiğini düşünüyordu fakat bu başkaydı. Kadın gözlerini onun üzerinde tuttuğu süre boyunca geriliyor kendini iyi ve güçlü göstermek için bir takım hareketler yapıyordu. Kadın ona Lyeath rahibesi olduğunu ve özel bir kadın olduğundan bahsederken onu neredeyse dinlemiyordu aklı giderek çarpık fanteziler ile dolmaya başlamıştı. Kadının onun üzerine doğru hamle yapmasını istiyor ve dudaklarındaki ruju kendiyle paylaşmasını istiyordu, sonra haşince onu itip zırhının kemerlerini çözmesini arzuladı. Teninin üzerinden kayarcasına akan koyu kadife cüppenin yavaşça sıyrıldığını hayal etti. Belki de bu bir tuzaktı diye düşündü, ama şüphesi ve durumun tehlikeli olması bile şu an onu deli ediyordu. Birlikte Llya’nın verdiği lezzetli bir içkiyi içtiler. Ağızda tatlı boğazda ise sıcak bir tat bırakıyordu, tıpkı kadının dudakları gibi…

 

Llyaden kendince kutsanmış bir kadındı. Damarlarında Tanrıça Lyeath’ın kanını taşıyordu ve dediği sonuna kadar doğruydu, o çok özel bir kadındı, özelliklede erkeklere karşı. Aranthalı tesadüfen bulmuş fakat tesadüfen izlememişti, onunda kendi gibi farklı olduğunu, kanını hissedebiliyordu. Aranthal bu ilk ve çok çarpıcı tecrübesinden sonra kabusun da etkisinden ötürü hala uyuyordu. Kadın giyinmiş toparlanmış ve bir kitap çıkarıp okurken tütününü sarıp yakmıştı. Tabi kadını etkilemek için Aranthal erkekliğini gösterip bir çok macerasını anlatmış hiç yüksünmeden altına girdiği bu ağır yükü anlatmıştı, kadının destekleyici yorumları onun anlatımını hızlandırmıştı. Gündüz vakti seyahat ederlerken Aranthal yaptığından utanmadığını, harika hissettiğini ve bir daha ki geceyi iple çektiğini fark etti…

 

 

Birkaç gün boyunca ilerlediler ve konuştular, geceleri ise olabildiğince dinlendiler. Kadının bir soyadı vardı fakat Aranthala söylememişti, özel bir aileden geliyordu, kabus ile ilgili hikayeyi ve Arkalliana aşinalığını duyunca kadın ona bir teklifte bulunmuştu. Aradığı şeyin ne olduğunu bilmiyordu, ama nasıl bulacağını biliyordu, Aranthalın aksine.

 

“Kutsal kanının her bir damlası için, Mirasının her bir damlası için ve Ruhunun her bir damlası için, bir kere tanrıçama kaderinin bağlarını sorabilir, sana bir öykü anlatabilirim”

 

 

 

 

 

A Hallowed King

 

Bir gerçek önce hikayeleşir, sonra efsaneye dönüşür, daha sonrada unutulur.

 

Kral Baldarich insanlar gökyüzünü görmeye başladıklarından beridir süre gelen 1. Nesilden bir insandı. Kuvvetli fakat zarif vücudu zeka ve bilgelikle harmanlanmıştı. Farklılığı etrafında insanların toplanmasını ve ona hizmet etmelerini sağlamıştı. Çok geçmeden topraklar üzerinde yükselen ilk krallığı kurmuştu sene 20 ila 30 arasındaydı. Din bilmeden yönettiği şehrinde adil ve erdemli bir kral olmaya çalışıyordu. Halk yolsuzluğa ve hırsızlığa çok elverişliydi ve krallık içi durumlarla çok ilgilenemeyen kral daha çok topraklarını yağmalayan ve kendine Thorned Crown denen bir adamın kumanda ettiği birlikler ile çarpışmak zorunda kalıyordu.

 

Dünyada ikinci yaygınlaşan din olan Thevallion dini gelişen ve büyüyen bu topraklara yardım elini uzattı. Kral Baldarich taleplerini kabul etti ve şehirde kiliselerin kurulmasına izin verdi. Rahiplerin bilgeliklerinden ve merhametlerinden faydalanmak istemiyordu, bir din mensubu olmak ise hiç istemiyordu fakat halka karşı sert tavırlarıyla gaddar ve akılsız bir tiran da olmak istemiyordu. Halktan aldığı “barınma parası” çok yüksek olduğu için bu çeteler ortaya çıkmıştı fakat yakalananlar genelde ibretlik şekillerde idam edilirdi fakat daha hiç baskın yapamamıştı, bunun yeterli olacağını düşünüyordu.  Aradan geçen senelerde kilise büyüdü ve halkı etkiledi fakat yolsuzluklara karşı onların adil ve merhametli yolları pek işe yaramıyordu. İnsanlar aç gözlüydü ve kralın sahip olduklarına göz dikmişlerdi, Kral Baldarich’in yıkıcı yaptırımları olmaksızın hırsızlar büyümüş ve kilisenin ağırbaşlılığını kullanarak daha da örgütlenmişti. Sene 50 lere gelirken Kral bu iç savaşlardan çok yorulup bir son vermek istedi, fakat önce bölgesini ve insanlarını dış tehlikelere karşı korumalıydı. Ordusunu alıp Thorned Crown adlı yağmacıyı öldürmeye gitti.

 

Kral Baldarich bir grup yağmacı ile savaşmaya gitmişti fakat karşılaştığı kuvvetli bir orduydu. Birlikleri önce gerilla taktikleri ile yemlendikten sonra yabancı oldukları bir bölgede pusuya düşürülüp vahşide katledildi. Bunu tahmin eden Baldarich geride bir kurtarma birliği bırakmış ve pusuyu kısmen bozmuş olsa da savaşı kazanamamıştı. Thorned Crown ile bire bir savaşan Kral Baldarich sonunda mağlup olmuş fakat hasmı gerek onun cesaretinden gerekse zekice yaptığı savaş stratejisinden dolayı takdir etmiştir. Onu öldürmemiş ve krallığına geri dönmesi için bırakmıştır. Yabancı topraklarda aylardır düşmanın izini sürüp ordusunu kaybeden mağlup kral şehrine geri döndüğünde bir yenilgi ile daha karşılaşacaktır.

 

Thevallion rahiplerinin önünü alamadığı yolsuzluklar, büyümüş ve halkın bir kısmını da içine alan bir isyana dönüşmüştür. Thevallion rahipleri öldürülmüş ve şehir soysuzlar tarafından ele geçirmiştir. Baldarich görüldüğü yerde esir alınmış ve bir zamanlar kendi suçlularının konulduğu yerde kötü şartlara mahkum edilmiştir. Şehrini dine ve yetersiz adaletine teslim etmenin cezasını şu an en çok o ödüyordu. Ama Thevallion dinine olan asıl nefreti daha yeni tohumlarını atmaya başlamıştı.

 

Thorned Crown artık fazla olmuştu ve bundan nasibini alan sadece Kral Baldarich’in toprakları değildi. Tarihte bir zorbaya karşı ilk verilen savaşı gerçekleştirmek için yola çıkan kutsal bir orduyu Thalirim adında bir savaştı yönetiyordu. Dediklerine göre tanrısı onu doğarken onurlandırmış ve yıldırımları ile kutsamıştı. Paladin rütbesindeki bu kişi rahiplere emirler verecek dini yükseklikte olabilirken aynı zamanda orduları yönetecek askeri mertebesi de vardı. Thunderstorm adlı ordu Baldarich’in topraklarını isyandan temizlemiş ve bunu yaparken bir çok kişiyi öldürmek zorunda kalmıştı. Ve sonra Thalirim Baldarich ile karşılaştı.

 

 

 

 

 

Paladin, bu adamı şehrini yönetememek ve kötülüğe parsa vermekle suçladı. Aynı zamanda Thorned Crown lakaplı kişi ile ittifak olmakla suçladı. Krallığına adalet getireceğini ve meraklanmaması gerektiğini, her şeyin düzeleceğini ve bu insanların adaletli bir şekilde yönetileceğini söyledi. İçinde kötülük olduğunu ve buna göre tanrı Thevallion tarafından yargılandığını belirtti. Paladin Thalirim kendini bu çarpıklıkla sulanmış toprakların kralı ilan etti, Baldarich artık bir lord idi ve hapis kalmaya devam etti, fakat artık düzgün şartlarda hapsediliyordu. Kral Thalirim birkaç senede şehre dini yayarak düzeni ve adaleti sağladı, daha sonra Thunderstorm tekrar harekete geçip tiranlıkları bir bir yok etmekle başladığı görevine devam etmek için yola koyuldu.

 

Kendi krallığında kendi şehrinde esir düşen bu lord artık günlerini sayıyordu. Ölmek için değil buradan çıkıp yaptığı hataları düzeltmek için. Ve bunlar yazılı bir yürürlükle çözülemeyecek sorunlardı. Esaretinde ziyaretçi kabul edilmemesine rağmen bir gün bir adam ona geldi. Siyah cübbesinin üzerinde uzun bir kılıcı aşağıya dönük biçimde tutan bir el vardı, öteki bir elde kılıcın kabzasının biraz aşağısından, keskin olan kısmından tutuyordu. Cübbesinin üzerindeki armanın kırmızı rengi dikkat çekici bir kontrast oluşturmuştu. Kuvvetli ve korkutucu görünüyordu, manalı aynı zamanda ölümcüldü. Bu adam Lord Baldarich’e ömrü boyunca duymadığı bir bilgelik verdi, artık her şey açıkça yerine oturuyordu; hak, ceza, adalet, öfke, intikam, doğru, yanlış. Baldarich hayatında eksik kalan şeyi buldu ve bu adamın ona bahşettiği bilgeliği vakar bir biçimde kabul etti.

 

“Sen ki doğruyu ve yanlışı görmüş, adaleti ve haksızlığı tatmış kişi. Hiçbir düzenin adi ve nankörlere karşı, tevazu ve merhamet ile yaklaşarak ayakta duramayacağını bilmiş kişi. Ben adalet için başkasının kanını döktüren değil, düzen için önce kendi kanını döken kişinin sözcüsü olarak seni kutsuyorum. Artık sen bu başıboşluğa dur diyecek ve kendini tiran zanneden herkese, adaleti uygulamaya çalışan herkese ve merhamet ile öne kendinin sonrada başkalarının yıkılışından sorumlu olan herkese yol göster ve onların gözünü aç. Çünkü sen bunun için önce kendi kanını dökeceksin ve bu yolda attığın her adımda döktüğün kanlar senin için bir gurur ve bir simge olarak bilinecek. Bütün insanlığın dizlerini titreteceksin ki onlar da gerçek efendinin kim olduğunu anlayacaklar. Unutma yapacağın en büyük günah güçsüz ve zavallılara acımak, çünkü onlar bile bundan daha fazlasını hak ediyor.”

 

 

 

A Thorned Crown

 

Kral Raskov 3. Nesile mensup bir insandır ve kendi üstündeki nesillerin haksız egemenliğinden nefret etmektedir. Kendi neslinden çok bir ata nesil insanlarını temsil edercesine kuvvetli ve inanılmaz derecede dayanıklıydı. Kendini savaşa ve askerliğe adayan bu adam kısa zamanda kendine güçlü dostlar edinmiş ve onları iyi askerler olarak yetiştirmiştir. Kendi içlerinden olmayan herhangi kişilere karşı hiçbir düsturları yoktur. Yüksek bir sayıya ulaştıklarında Raskov ve adamları yağmalamaktan saldırmaya geçmişlerdir ve karşılarına bir krallık çıkmıştır. Bu krallık 2. Nesil bir kral tarafından ve illumien dini ışığında yürütülüyordu. Raskov krallığı kılıçtan geçirip kadınlarını kaçırdı, tüm mal varlıklarını aldı ve kralın kafasına taktığı altından çember çok hoşuna gitmişti, oda bir kral olmalıydı ve insanlar onu gördüğünde korkmalıydı, bu adam ise komik bir şarlatana benziyordu. Kendine ve askerlerine simgeleri olan taçlı miğferleri yaptırdı.

 

 

 

 

 

Duyduğuna göre böyle bir ordu ile dolaşıp herkesi yense de bir kral olamazdı. Kralların şehirleri vardı ve insanlara hükmediyorlardı, kılıçla değil sözle. O en fazla bir lord olabilirmiş. Raskov Lordlukla yetinecek biri değildi. O hep daha fazlasını istiyordu. Sürekli hareket halinde olduklarından asla büyük ordularla karşılaşmıyorlardı, kuvvetli atları ve iyi bir stratejileri vardı, yenemeyecekleri orduları ellerindeki esirlerle kışkırtıp peşlerine taktıktan sonra yoruyor ve onları yok ediyorlardı.

 

Kral Raskov dinleri ve inanışları komik buluyordu, insanların bu tanrılara karşı sonsuz bağlılığının onları güçsüzleştirdiğini düşünüyordu. Fakat çok hoşuna giden bir din vardı Lyeath. Thorned Crown bir çok Lyeath sığınağı bulup oradaki kadınları kaçırtıyordu, bir süre sonra bu işin bağımlısı olmuştu. İçlerinde hiçbir erkek barındırmayan Lyeath rahibeleri genelde korumasız fakat gizli yerlerde buluşuyorlardı, Kral Raskov ve adamları onları kaçırıp seks köleleri olarak kullanıyorlardı. Bu rahibeleri onlar için daha özel kılan bakire olmanın kutsal sayılmasıydı, ayrıca sadece bazı kadınlar rahibe olarak seçilebiliyordu, güzel olanlar. Askerler bu kadınlar ile eğlenirken karşılarına can yakıcı bir düşman belirdi. Raskov’un anlam veremediği garip bir külte tapan bu adamlar bir takım sihirli güçler ile bezenmişti. Yaralandıklarında kendilerini iyileştirebiliyorlar, kanları sıçradığında düşmanlarını eritiyordu. Hazırlıksız yakalanan askerler önce ağır bir bozgun yaşadılar, ve rahibeleri kirletmeyi sürdürürse tüm kafirlerin acılar içerisinde öleceğinden söz ettiler.

 

Birliklerini toplayan Kral kendisine saldıran kültün yerini buldu ve onlara cehennemi yaşattı. Bir çok kişiyi öldürerek onları topraklarını terk etmek zorunda bıraktı. Cömertçe, kaçabileceklerini ve yaptıkları küçük numaraları bir daha görmek istemediğini söyledi, kafileleri ayrılırken neredeyse bir soykırım yaptı, çok az kişi kurtulabildi. Raskov böyle küçük şeylerle daha fazla adam kaybetmek istemiyordu artık yaşlanıyordu ve daha büyük bir adam olmak istiyordu. Komşu topraklarda bir krallık keşfetti, daha büyük daha güçlü ve daha zengindi. Bu krallığı almak ve sonunda yerleşmek istiyordu. Ufak saldırılarla başladı, kendilerini zararlı fakat güçsüz bir çete gibi gösterdiler, kralın dikkatini çektiğinde ise kaçması gerektiğini anlamıştı. Uzun topraklar boyunca düşman ordusunu dağıtmaya veya yormaya çalıştılar, ordu çok düzenli ve kuvvetliydi, kralları bizzat ordunun başında yanında flamalarını taşıyan iki adamıyla duruyordu. Kafasında şaşalı bir taç değil bir miğfer vardı. Bu adamı uzaktan izleyerek bile ona içten içe saygı duydu, din olmadan ordusunu yönetişinden tutsun da savaştaki cesareti ve kararlılığıyla hayran kaldı.

 

Ordusunu katletti fakat bu kara zırhlı kral ile bizzat dövüşmek istiyordu. Onu kaba kuvvet ile yendi ve hızlı bitirdi, çünkü bunca senelik kılıç bilgisi sayesinde biliyordu ki bu adam ondan on kat daha iyi bir silahşordu, bu yorgun ve yaşlı adama yenilmek istemiyordu, her ne kadar kazanmayı o hak etse de. Bu adam tanıştığı ve hayatta bırakmaya laik gördüğü yegane insandı, o değerli biriydi. Onu bıraktıktan adam ona bunun bedelini ödeyeceğini söyledi. Raskov daha sonra geceler boyu kendine kızdı ve bu sonuca varmayan yağmalarına kısa süreli bir ara verdi. Askerlerinin bazılarının konuşmalarını duyuyordu, kendisinin artık yetersiz olduğunu söyleyip miğferindeki dikenlerin artık kafasına battığıyla ilgili onunla dalga geçiyorlardı. Kral Raskov bir şeyleri idrak etmenin eşiğinde iken, bir gece vakti tüm askerleri ile o boru sesini duydu. Bir uzun, iki kısa.

 

Çok fazla asker kaybetmişti fakat daha fazlasını hep kazanmıştı, serbest bıraktığı tek adam yüzünden ordusunun bir kısmının ona güveni gitmişti, aptal köylüler böyleydi işte, ilk yapılan farklı harekette hiç bir şey anlamaz ve gereksiz konuşmalar yaparlardı. Raskov biraz zamanı olsa hepsini idam edecekti fakat hiç zamanı yoktu ve elini kirletmesine de gerek yoktu. Sayıları binlerle ifade edilen kuvvetli bir ordu gece sabaha dönerken yıldırım kudretinde saldırdı. Güneş doğarken Raskov kaybetmişti. Neredeyse tüm adamları ölmüştü ve küçük bir birlik şeklinde ablukaya alınmışlardı. Esir düşmemek için yemin ederek saldırdı.

 

 

 

 

 

 

 

Kral Raskov’un düşündüğü üzere tüm askerleri ölmemişti. Yaralanıp yere düşen askerleri tanrı sihriyle iyileştirilmiş ve esir alınmıştı. Düşman ordusunun başında çok farklı bir adam vardı ve oda bir kral olmalıydı çünkü miğferinin üzerinde altınla bezeli bir takım süslemeler vardı. Bu adamları şu anda bile komik buluyordu. Yendikleri adamları iyileştiriyor, onları bağlıyor, karşılarına geçip bir takım ağır lisan içeren uzun konuşmalar yapıyor ve sonrasında idam ediyorlardı. Raskov bunu komik bulsa da tüm ordusunun 2. Kez ölüşünü izlemeye dayanamıyordu. Bazı askerler ise konuşmadan sonra başlarını hızlıca ve zavallıca sallıyordu. Bu adamların bağları çözülüyor ve yanlarında uzun etekler giyen adamlarla birlikte bir yere doğru gidiyorlardı, askerleri onu satıyordu. Çılgınlıktan delirip bağlı olduğu zincirleri ve giyotini yerinden sökmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Galip kral sıra ona gelince karşına geçti. Dizlerinin üzerine çöktüğü için adama tam olarak bakamıyor, sanki ona boyun eğmişçesine altında yalvarıyordu. Kral ona adalet ve bir takım şeylerden bahsetti, neyden bahsettiğini uzun süre dinlemedi çünkü ses tonu öylesine kendini beğenmişti ki, bunu duymaya dayanamıyordu. En sonunda konuşması bittiğinde şöyle dedi:

 

“Eğer işlediğin günahlardan pişmansan ve bu günahların bedelini ödemek yerine bir daha tekrarlamamak için aciz ruhunun kutsanmasını talep edersen, idam edilmeyecek fakat yüce tanrımız Thevallion’un rahipleri tarafından zaman ile temizleneceksin. Onlar senden tatmin olduklarında gidebileceksin ve artık arınmış bir insan olacaksın, fakat günahlarından değil, bu günahları sana işleten, ruhunun derinliklerindeki o karanlık bataklıktan. Ya Yüce Tanrının kudreti önünde boyun ey ve yargısına katlan, yada burada öl ve dünya kötülükten arınmakta bir adım daha atsın.

 

Ben Paladin Kral Thalirim, seni tanrımın gözü ile yargıladım ve suçlu buldum.”

 

Cinnet geçiren Raskov o an nasıl bir güçle ayağa kalktı bilmiyordu ama daha sonra uzun süre bunu düşündü. Fakat ayağa kalkması için onu yere bağlayan zincileri koparmış ve onu giyotine sabitleyen tahtadan tasması kırmış olması gerekiyordu. Bu durumda giyotinin bıçağı aşağı düşmeliydi ve ölmeliydi. Bunların hepsi olmuştu onun ölmesi dışında. Bıçak düşmüş fakat miğferinde kırılmıştı. Miğferin boynuz gibi uzanan dikenleri kafa tasına saplanmış bu sırada kollarından sarkan zincirler ile karşısındaki adamın üzerine atlamıştı. Ona suratındaki kırık ve dikenli kask ile öyle bir kafa darbesi atmıştı ki paladin daha yere düşmeden ölmüştü fakat bu Raskov için yetersizdi, Kral Raskov için.

 

Daha sonra ise yaptığı şey için hayretlere düşerek duraklamadı ve diğer askerlerin onu öldürmesi için korkmadı. Çünkü korkmuyordu. Ve bu hissi sevmişti. Ölmeyecekti, hatta buradaki herkes ölmemek için ondan kaçacaktı ama daha bunu bilmiyorlardı. O yüzden bağırdı. Öyle bir bağırdı ki çıkan sesi kendisi duyamadı, fakat tüm ordu duymuş olmalıydı çünkü hayatları için koşan adamlar nasıl kaçıyorsa öyle koşuyorlardı. Raskov daha önce böyle adamları çok görmüştü.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

A Chain Forged With Blood

 

 

30 senelerine doğru sayıları artan ve toplanan bir aile vardı. Bu aile kendi düsturları ile bazı şovalyeler yetiştirmiş ve Lyeath rahibelerini kutsal görüp kendi bünyelerinde korumuşlardır. Rahibelerden bilgelik alırken aynı zamanda da dünyayı öğrenmişlerdir. Rahibeler nesiller boyunca içli dışlı oldukları bu adamlardan bir tanesini seçer ve onu kendi ilahi ritüellerine alırlar. Denilen odur ki bu adam zamanla izlemekten uygulamaya geçmiş ve içinde kutsanmışlığın kudretini hissetmiştir. Lyeath rahibeleri onun seçilmiş kişi olduğundan bahsederler ve Yüce Tanrılar diye bahsedilen varlıkların orduları onları yok etmeye geldiğinde bu kişinin sözleri sayesinde durdurulabileceklermiş. Seçilmiş kişinin içinde hissettiği kudret arttıkça, anlamlandıramadığı bir şekilde rahibelere karşı bir antipati hissetmeye başlamış. Artık onların anlattığı şeyleri gereksiz ve yanlış buluyor hatta zamanla onlardan içten içe nefret etmeye kadar ilerleyen bu hissiyatını hiçbir türlü bastıramıyormuş. Bir gece Ay tüm ihtişamıyla ve tacıyla tepedeyken  yapılan bir ritüelde seçilmiş kişi artık ayine yardım etmiyor onun merkezindeydi. Rahibeler onun içinde gelişen hisleri anlamışlar ve onu sakinleştirip tanrıçalarının cazibesine kendisini bırakması için tüm enerjinin doruk noktasına koymuşlardı. Bu adam kaybolmuş bir ormanda etrafında çırılçıplak güzel kadınlar ona kutsal kelimeleri şehvetle söylerken dizleri üzerine çökmüş ve aya bakar şekilde dururken birden gözlerini kapamış. Gözlerini tekrar açtığında etrafında başka hiçbir kadın yokmuş ve her tarafı kan içerisindeymiş. Bu adam tarihte Kan sözcüsü olarak bilinir.

 

 

Bundan sonra bu ailenin korumasına alınan Lyeath rahibeleri artık kutsal bir şekilde görülmüyorlardı. Kan sözcüsüne bazı ritüelleri yapmasında zorla yardım etmekle mükelleftiler. Bu ayinler zorlukla yürüyordu ve zaman zaman yeni rahibelere ihtiyaç duyuluyordu. Thorned Crown dan kaçarken daha fenasına yakalanan  rahibelerin başka çareleri yoktu, en azından burada kutsaliyetleri kirletilmiyordu.

 

Çokça fedakarlık gerektiren bu ritüeller için artık başka kişiler gerekiyordu. Kendi kaynaklarını azaltan ve rahibeleri kaçıran bir grup adam ortadan kaldırılmalıydı. Thorned Crown ve askerleri ayinlerle güçlendirilmiş şovalyelerce bozguna uğratıldı ve esirler alındı. Daha sonra kan sözcüsü ayrılması gerektiğini hissetmiş ve bir kişiyi ziyaret etmek için yakın topraklardaki bir krallığa gitmiştir. Orada o kişiyi kutsamıştır. Bu kişi yeni ve yükselecek olan düzenin ve ona itaat edecek kişilerin kralı olacaktır.

 

Daha sonra yolculuğuna devam eder, bu sırada ailesi büyük kayıplara uğramış, eğittiği kişiler kutsadığı şovalyeler ve yardımcı rahibeleri öldürülmüş/esir alınmıştır. Ayakları onu bir savaş meydanına götürür. Burada bolca kan ve ölü askerler yatmaktadır. Ayakta olan tek kişi bunların sorumlusudur. Bu kişi bir yerlere gelmiş fakat geldiği yeri fark edememiştir çünkü hep önüne bakmıştır. Onun aşağı/arkasına bakması gerekir ki ne kadar yükseldiğini fark etsin. Kan sözcüsünün artık görevi bitmişti ve bu adama söyleyecek son birkaç kanlı sözü vardı.

 

As long as i speak, i can tell, but cannot teach them the vengeance, even if i could dream the slightest shape of my True Lord. So i challenge you, in reward i will hallow you as the living image of vengance and then you can be an idol for whom seek the True Vengeance”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reign of Terror

 

Kral Baldarich ülkesini kuvvetle yönetti. Artık Thevallion kiliseleri yoktu ve olmayacaktı. Sene 88 de Agate adlı bir kadınla evlenerek büyük savaşı bitirmek için adımını attı. Kadın bir Lyeath baş rahibesiydi. Tekrar kendisine ufak çapta fakat daha kuvvetli askerler yetiştiren  Thorned Crown hala kral olmak istiyordu bir lord olarak kalmayacaktı. Kral Baldarich onu ve birliklerini çok ağır bir yenilgiye uğratarak 30 sene önce onun gösterdiği merhameti kendisine gösterdi. Ortak düşmanları tekrar toplanıyordu. Bertaraf edilen Thevallioncular Thunderstorm II ile kıtada yeşeren büyük yuan-ti ordularına karşı savaşıyor ve kazanıyorlardı. Yaşlı Kralın Agate ile evliliği ve Thorned Crown’u durduruşu Lyeath rahibelerine çok yakın olan aileninde dikkatini çekmişti ve onlarda Krala katıldılar. Baş rahibe kız kardeşlerine bu aile tarafından nasıl davranıldığını biliyordu fakat bunun intikamı başka bir gün alınacaktı. Hepsinin ortak bir düşmanı vardı, Ordu toplandı, adı Red Sword idi. Yuan-ti lerle zayıflayan Thunderstorm II tanımadıkları bu güce karşı şok olmuşlardı. Rahipleri ve rahibeleri vardı şampiyonları vardı ve karşı taraftalardı. Böyle bir şey bugüne kadar bilinmiyordu.

 

Thevallion birlikleri Akmon yamacına kadar sürüklendi ve orada hepsi öldürüldü. Bu intikamın agate için, Baldarich için ve Raskov için farklı farklı anlamları vardı. Ama ortak olan tek şey artık yeni bir dönemin başladığıydı. Kan sözcüsünün yetiştirdiği rahipler hayatta kalanları―gerçekten çok fazla sayıdalardı— uzun bir zincir ile sardılar ve hepsinin kanlarıyla ıslanıp kızıl rengini alana kadar kızkardeşleri ile birlikte ritüellerine devam ettiler. Daha sonra bu aile Blood Chains olarak bilinecekti.

 

Fakat bu birliktelik uzun sürmedi. Kral Baldarich Akmon kayalıklarına bir kale yapılmasını emretti adı ata neslin dilinde gölge anlamına gelen Balgatre olacaktı. Bu Thevallion inananlarının üzerine düşen bir  gölgeydi, ve ışık ile temizlenmeyecekti.

 

Genç ve güzel Agate etrafındaki herkesin başını döndürüyordu, buna Lord Raskov da dahildi ve hala bir kral olmak isteyen Lord, kraliçeyi kaçırdı. Bu kanında vardı, Lyeath rahibeleri her zaman onundu. Kadını zorla çocukları ile ödüllendiren Lordun sonu Blood Chains ailesinden rahiplerin bir gece dolunayda gelerek onu kızıl zincir ile boğmaları ile bitti. Kadın çocuklarını alarak uzaklaştırıldı ve saklandı çünkü Kral Baldarich onları bulursa onurlarını kirlettiler diye öldürtürdü. Ama soyları devam etti.

 

Ve Blood Chains aileside asla büyümedi. Kim eğitimini tamamlarsa tıpkı Kan sözcüsü gibi ansızın ayrılıyor ve topraklara yeni düzeni gösteriyordu. Tıpkı adı gibi gerek kanla gerek sözle. Kızıl Zincir ise sadece bir doğuşun sembolu değil kutsal bir emanetti ve Gerçek Lord Arkallianın intikamını ve kanını simgeliyordu. Bu zincir sayesinde aile tanrılarına en yakın şovalyeleri yarattı.